Zenda Mahkumu - Anthony Hope

İki sevgilinin sevgilerini birbirlerine kanıtlamak için verdikleri bir sınav sadece.

Zenda Mahkumu - Anthony Hope

(Sayın okuyucular, öncelikle belirtmem gerekir ki bu yazımın içeriğinde, Zenda Mahkumu adlı romanda geçen olayların özetine de yer veriyorum. Eğer kitabı henüz okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız bu yazı, sürpriz bozucu içeriğe (spoiler) sahip. Zenda Mahkumu adlı romanı okuyup bitirdikten sonra buraya geri dönüp fikir ve izlenim karşılaştırması yapmak isteyebilirsiniz.) 

''Dünyada sevda her şey midir?'' diye sordu kadın. Yakınındaki kanepede acı içinde kıvranan, fırlayıp kendisine sarılmamak, ayaklarına kapanmamak için bütün iradesiyle kendine hakim olmaya çalışan adama... Devam etti sözlerine: ''Eğer sevda her şey olsaydı, peşinizden gelirdim -gerekirse paçavralar içinde- dünyanın sonuna dek gelirdim; çünkü yüreğimi avcunuzda tutmaktasınız! Ama sevda her şey midir?'' Sessizlik hüküm sürdü bir süre. Adam hala kendi içinde mücadele ediyordu. Sevdiği kadını ikna etmek için bir girişimde mi bulunmalıydı? Yoksa sevdiğinin de dediği gibi dünyada her şey sevdadan ibaret değil miydi?

Bu noktaya uzanan beklenmedik olaylar zinciri yaklaşık üç ay kadar önce başladı. Rudolf Rassendyl adlı genç, bir İngiliz soylu aileden gelmekte. Buna rağmen ömrü boyunca ciddi bir işe el atmış değil. Ailenin başı olan ağabeyi ve yengesiyle birlikte yaşayıp günlerini rahatlık içinde geçirir. Yine bir gün yengesinin, bir iş bulup çalışması gerektiğiyle ilgili ısrarı üzerine önüne sunulan elçi yardımcılığı işini kabul eder. Ama Rudolf, çalışmaya başlamadan önce son bir geziye çıkmak niyetindedir. Komşu ülke, Ruritanya kralının taç giyme töreni yapılacaktır. Planladığı bu son gezisinde, festival havasındaki Ruritanya' yı ziyaret edecek ve taç giyme törenini izleyecektir. Bu planlarla Ruritanya' ya giden Rudolf, törenden önceki gün yakınlarda avlanan Ruritanya Kralı ve iki yakın adamıyla karşılaşma şerefine erişir. Daha da beklenmedik olan ise Rudolf Rassendyl ile Ruritanya Kralı iki bezelye tanesinin birbirine benzediği kadar benzemektedir. 

İlk şaşkınlığı üzerlerinden attıktan sonra kısa bir konuşma ve tanışmayla Rassendyl ile Kralın uzaktan kuzen oldukları anlaşılır. Daha önce hiç görmediği ve üstüne üstlük kendine tıpatıp benzeyen kuzeniyle karşılaşan Kral, Rassendyl' i kaldıkları hana davet eder. Tabi bu kararda taç giyme töreninden hemen önceki gün, kendisine birebir benzeyen biriyle karşılaşmanın verdiği tedirginlik ve şüphenin de etkisi olsa gerek. O gece yiyip içerler ve geç saate kadar eğlenirler. Sabah olduğunda ise Kralın iki adamı ne yapar ne eder Kralı uyandıramaz. İçkiyi fazla kaçıran Kral sızıp kalmıştır. Törenin başlamasına saatler kaldığı halde bir krizle karşı karşıya kalırlar. Çünkü Ruritanya halkı; Kralın içkiye, ava ve genel olarak eğlenceye fazla düşkünlüğünden rahatsızdır. Kralın törene sarhoş bir şekilde katılması veya törenin ciddi bir sebep olmadan ertelenmesi halinde halkın isyan edeceğinden endişelenirler. Kralın tahtında ve dahası evlenmesi beklenen Prenses Flavia' da gözü olan Dük Mihail ise bu endişenin temelini oluşturmaktadır. Çaresiz kalan kralın iki adamı, Rudolf Rassendyl' i bir günlüğüne kral gibi davranmaya ikna ederler. Bıyığı ve sakalı kesilse kimse Rassendyl' i gerçek kraldan ayırt edemeyecek derecede bir benzerlik vardır ikisi arasında. Rassendyl böyle bir teklifi kabul etmeye yanaşmasa da sonunda görev bilinciyle kabul eder. Kralı, mecburen, bağlayıp şarap mahzenine saklar, başına da özel hizmetçisini nöbetçi dikerler. Uzun ve gergin bir gün beklemektedir bu üç adamı. 

Kimse Kraldan şüphelenmez ve taç giyme törenini başarıyla geçirirler. Gecenin karanlığında gizlice yola çıkıp  komşu şehrin hanında bıraktıkları gerçek Kralı almak ve bu pek cüretli ve tehlikeli oyunu sona erdirmek üzere yola çıkarlar. Ancak her şey bekledikleri gibi gitmemiştir. Kralı bıraktıkları yerde bulamazlar. Şarap mahzeninde kralın özel hizmetçisinin cesedi vardır sadece. Üzerlerindeki şoku atlatıp mantıklı düşünmeye başladıklarında neler olduğunu az çok tahmin ederler. Kral, Dük Kara Mihail' in eline tutsak düşmüştür. Taç giyme töreninde Kralı görünce Dük' ün uğradığı büyük şaşkınlığın sebebi bu olsa gerek. Öyle ya, törenden önce Kralın esir alındığı haberi mutlaka Dük' e ulaşmıştır. Kralın törene katılmayacağını bekleyen ve bunun kendisine sağlayacağı avantajları düşünen Dük, kralı törende görünce kısa süreliğine de olsa ne büyük bir şok geçirmiştir. Yine de Dük' ün, gözleri önünde duran bu sahte kral karşısında sessiz kalmaktan başka çaresi yoktur. Önüne çıkan bu son engeli halkın gözlerinden uzakta, sessizce çözmekten başka yolu yoktur. Kara Mihail, gerçek Kralı esir almak gibi ciddi bir suçu itiraf etmeden önlerinde duran bu Kralın sahte olduğunu söyleyemez. Rudolf Rassendyl ve iki adamı da Kral' ın yerine geçmek gibi bir başka ciddi suçu itiraf etmeden gerçek Kralın Kara Mihail' in elinde esir olduğunu söyleyemez. Böylece iki taraf arasında ülkenin geleceği ve Kralın hayatına karar verecek bir mücadele başlar. Rudolf Rassendyl bir süre daha kral rolünü oynamak zorundadır. Gerçek kral ise, Dük' ün yönetimindeki Zenda Kalesine tutsak edilmiştir.

Prenses Flavia Kralın sözlüsüdür. Bu ikilinin evlenmesi ve krallığa düzen getirmesi halkın büyük bir kesimi tarafından beklenmektedir. Bu evliliğe aykırı davranışlar halkı kızdırırken buna uygun davranışlar ise halkın desteğini alır. Kral rolündeki Rudolf Rassendyl ve kralın iki adamı, Dük Mihail karşısında, halkın gözünden uzakta mücadele edip Kralı kurtarmanın yollarını ararken bir yandan da Dük' ün daha fazla güç kazanmasının önüne geçmek için halkı kendi taraflarına çekmek isterler. Bu amaçla Rudolf, Prenses Flavia' ya görev bilinciyle yaklaşır. Prenses Flavia aslında Kraldan pek hoşlanmaz önceleri. Ancak taç giyme töreniyle birlikte Kral değişmiştir. Davranışları ve karakterini iyi yönde değiştiren Kral' a karşı Flavia' nın içinde sevgi duyguları yeşermeye başlar. Rudolf ise Flavia' yı sevmektedir ancak içinde bulunduğu görev, kimliğinin sahteliği Rudolf' u belli bir mesafede kalmaya zorlar. Flavia' ya karşı beslediği kişisel duygularını olabildiğince bastırarak oynadığı Kral rolünün kendisinden beklediği adımları atar sadece. 

Zamanla ikilinin arasındaki sevgi daha da derinleşir. Bu durum ise Rudolf' un görevini yerine getirmesini ciddi oranda zorlaştırır. Gerçek Kral Zenda Kalesinde esir tutulmakta; Dük Mihail gerçek Kralı öldürmek için öncelikle Rudolf Rassendyl' i ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu durumda Rudolf, bir yandan Dük' ün adamlarıyla hayatını riske atarak mücadele ederken bir yandan da Kralı sağ salim kurtarma planları yapmaktadır. Ancak Dük' ün hain planları karşısında bu hiç de kolay olacak gibi görünmez. Ama neden bunca zorlukla mücadele etmeli ki? Kendisi bu ülkeyi yöneten Kral değil mi? Emrinde askerleri yok mu? Atacağı bir adımla Dük Mihail ve adamlarını ve gerçek Kralın iki adamını ortadan kaldırıp tahtını sağlama alamaz mı? Varsın, Zenda Kalesinde tutsak olan ve içinde bulunduğu çok kötü şartlar nedeniyle ölmek üzere olan hasta bir adam öldürülsün. Pek sevdiği Flavia ile birlikte uzun yıllar mutluluk içinde ülkesini yönetemez mi? Ama hayır! Bunu yapamaz. Rudolf Rassendyl, şeref ve onuruyla kabul ettiği bu zorlu görevi kendi çıkarları için nasıl terk edebilir?

Çok zorlu bir mücadele ve çatışma sonrası Zenda Kalesine yapılan baskın başarıyla sonuçlanır. Gerçek Kral yaralı da olsa kurtarılmıştır ve yatağında hızla eski sağlığına kavuşmayı bekler. İşte bu çatışmanın hemen sonrasında Prenses Flavia, kaderin oyunuyla mı yoksa tesadüfle mi dersiniz, Rudolf Rassendyl ve kralın iki yakın adamının taç giyme töreninden beri oynadıkları oyunu öğrenir. Rudolf, baskından sonra Zenda Kalesinde Kral' ın huzuruna son bir kez  çıkar ve görevinin sona erdiğini duyurup tahtı asıl sahibine teslim eder. Artık eve dönme vakti gelmiştir. Tabi gizli bir şekilde. Kaleyi terk etmeden önce Prenses Flavia' nın kendisini beklediğini haber alır. Öğrendiği gerçeğin şokunu üzerinden atan Flavia, Rudolf Rassendyl ile konuşmak ister: 

''Dünyada sevda her şey midir?'' diye sordu kadın. ''Eğer sevda her şey olsaydı, peşinizden gelirdim -gerekirse paçavralar içinde- dünyanın sonuna dek gelirdim; çünkü yüreğimi avcunuzda tutmaktasınız! Ama sevda her şey midir?'' diye sordu karşısındaki adama, tatlı sesiyle. Adam acı içinde, ne söyleyeceğini bilemez şekilde durdu öylece. Kadın devam etti: 

''Biliyorum, sevda her şeymiş gibi konuşan, öyle yazan kişiler vardır, biliyorum. Belki bazıları için öyledir de, alın yazıları öyle yazmıştır. Ah keşke ben de onlardan olabilseydim! Ama eğer sevda her şey olsaydı, siz de Kralı hücresinde ölüme terk etmez miydiniz?''

Usulca ve keder içinde elini öpen adama karşı: ''Bir kadın da onuruyla bağlıdır, Rudolf. Benim onurum ise vatanıma, aileme bağlı kalmamı gerektirir. Bilmem Tanrı neden sizi sevmeme izin verdi, beni bu sevdaya sürükledi; ama bildiğim bir şey varsa, o da kalmam gerektiği.'' 

Sevdiği kadının onurlu ve kararlı duruşu karşısında belki de ona layık olmak için adam da kendine çekin düzen verdi: ''Ne yapacaksanız, ne yapmanız gerekiyorsa onu yapınız.'' dedi. ''Sanırım Tanrı, sizin gibilere yol gösterir, neler istediğini anlatır...''

Bunun üzerine vedalaşan ikili sessiz sedasız kendi yollarına giderler. Birbirlerini hiç unutmasalar da birbirlerine olan sevgileri hiç sönmese de yürümeleri gereken yol ayrıdır. 

SONUÇ:

Önemli olan sevda mıdır yoksa şeref, onur, görev gibi bazı insani değerler mi? 

Ben buradaki 'sevda' sözcüğünü 'aşk' değil de 'sevgi' olarak anlıyorum. Karşı cinsten bir insanı sevmek... Aşk; ani, fırtınalı ve yoğun bir duygu süreci daha çok. Bu yüzden de nispeten kısa ömürlü. Temelinde ise cinsel arzular var. Elbette pek çok psikolojik faktör de aşk denilen duygu sürecinin parçası olabilir ama temelinde bana göre insanın iç güdüleri var sadece. Üreme iç güdüsü. Bu yüzden insanlar genelde tecrübe ettikleri yoğun duygulara, aşka mantıklı bir neden bulamazlar. İnsan ve hayvanların temel içgüdülerinden olan bu üreme içgüdüsü, görevini yerine getirmek, soyun devamını sağlamak için akıl ve mantığı dahi etkisi altına alabilecek şiddette arzu ve istekleri araç olarak kullanır. İşte, bu içgüdülerin araç olarak kullandığı arzular tatmin edildiğinde bizim aşk olarak tabir ettiğimiz yoğun duygular sanki hiç var olmamış gibi bir anda geri çekilir ve aklımız başımıza gelir. Üstelik tek seferlik bir tecrübe de değildir bu. Aynı kişiye karşı birçok kez veya farklı kişilere yönelik de olabilir. Ama bu duygular, eninde sonunda tatmin olacak, aşırı duygular sadece. Tabi bu, aşkın değersiz olduğu anlamına gelmez. İnsan, çok uzun zamandır bu duyguları üzerine düşündü. Bu duygularını anlamaya çalıştı ve bunlara pek çok anlam yükledi ve yüklemeye devam da ediyor.

Buna karşılık sevgi; daha yavaş gelişen ve nispeten durgun ama çok daha uzun süreli bir duygu süreci. Sevginin çeşitleri olsa da burada bahsettiğim, kadın ve erkeğin cinsiyet temelinde birbirlerine duydukları sevgi. Sevgi, genelde mantıklı sebeplerle açıklanabilir. Karşınızdaki insanı sevmenizde, hayatınızı onunla birleştirme isteğinizde mantıklı sebepleriniz vardır pek muhtemel. Sevginin temelinde, iki insanın değer yargılarındaki yüksek uyum oranı olsa gerek. Üreme içgüdüsünün insanı harekete geçirmek amaçlı oluşturduğu yoğun duygular bir yana bırakılırsa bir kadın ve bir erkek neden birlikte yaşamak istesin? Neden birbirlerine değer versin? Bu sorunun cevabı bireylerin bir insan olarak taşıdıkları değer yargılarında bulunabilir. Her insan doğumundan itibaren çevresinde gördükleriyle öğrenir. Gözlem yapar, kendince bir ders çıkarır ve doğru ve yanlışlar olarak kendi değer yargılarını oluşturur. Bu öğrenme sürecinde, değer yargılarımız gelişirken iyi ve kötü, olması ve olmaması gereken, ideal olan ve olmayan gibi değer yargılarımız bizim insan olarak benliğimizi oluşturur. Erkek ve kadın olarak iki farklı cinsiyetin mensupları, doğuştan gelen içgüdülerinin yansıması olan aşkın etkisiyle karşı cinse yakınlaşmak ister. Ama farklı cinsiyetten bu iki insanın birlikteliklerini devam ettirebilmeleri, birbirlerine zarar vermeksizin yaşamaları ve hatta birbirlerini geliştirebilmeleri için aralarında bir uyum gerekli. Eğer iki bireyin değerleri birbiriyle örtüşüyorsa aralarında uyum olur. Birbirlerine, bunlarla sınırlı olmasa da, saygı ve hatta hayranlık duyarlar. Birbirlerini desteklemek isterler ve yanlarındaki insanın varlığından huzur ve mutluluk duyarlar. İşte, aşk gibi zaman zaman alevlenip tekrar sönen duygular aradan çıktığında kadın ve erkek arasında bu duygu ve düşünceler kalıyorsa aralarında sevgi vardır. 

Sonuç kısmının başında sorduğum sorunun cevabına gelirsek; şeref, onur, görev gibi insani değerler sevgiden daha önemlidir. En azından Rudolf ve Flavia ve onlara benzeyen diğer insanlar açısından. Çünkü; şeref, onur, görev gibi bazı fikirlere bir insan değer veriyorsa; bu fikirler kişinin değer yargılarında önemli bir yer tutuyorsa onu seven insanın da bunlara saygı duyması beklenir. Az önce de dediğim gibi, iki insanın değerlerindeki uyum aralarındaki sevginin temel yapı taşlarındandır. Şöyle de denebilir; sevdiğiniz kişiyi onuru, ahlaki değerleri ile birlikte ve hatta bu yüzden seviyorsunuz. O halde, sizin de büyük oranda bu değerlere saygı duymanız, bunları kabullenmeniz ve bunlar doğrultusunda yaşamanız gerekmez mi? Eğer ahlaki değerlerde büyük oranda uyumsuzluk varsa ve buna rağmen sevginin varlığından bahsediliyorsa o, sevgiden çok, tatmin edildiğinde kaybolacak olan ve içgüdülerden gelen aşk duygularıdır. Halbuki sevgide önemli olan tarafların birbirlerinin bilinçli veya bilinç altı beklentilerine uyum oranıdır. 

Yani sevgi ile onur, şeref, görev gibi değerleri karşılaştırmak doğru olmaz. Bu değerler sevginin nedeni olabileceği için bunlar arasında tercih yapmak gerektiğinde karşınızdaki insanın hayatında önemli yer tutan bu değerlere saygı duyup buna göre karar vermek normal olandır. Elbette bir insanda bulunabilecek değerler bunlarla sınırlı olmayacağı gibi sevginin nedeni de bambaşka şeyler olabilir. Mesela; onur, görev gibi değerlere çok da önem vermeyen ama başka uyum noktaları bulunan iki insan da birbirlerini sevebilir. Bu iki insanın, aralarındaki sevgi söz konusu olunca davranışlarında ve tercihlerinde onurlu ve görev bilinciyle alınmış kararlar beklemek yersiz olur. Bu yüzden denebilir ki; birbirini seven insan sayısı kadar çeşitli sevgi vardır. Temelinde ahlak bulunan sevgi ahlaksız davranışlara izin vermez. Temelinde belli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik istek bulunan sevgi bu amaca aykırı bir yolda yürümeye izin vermez. Flavia ve Rudolf' un birbirlerine duydukları sevginin temelinde erdem bulunduğu için seçim vakti geldiğinde inandıkları değerlere aykırı davranamazlar. Zaten romanda olduğundan başka bir seçim yapsalar, aralarındaki sevgi de temelinden sarsılır ve zaman içinde yok olmaya yüz tutardı. Flavia' nın sevdiği Rudolf; onurunu ve görev bilincini kendi bencil isteklerinden önde tutan bir adam. Rudolf' un sevdiği Flavia; ailesi ve vatanına karşı görevlerini kendi duygularından önde tutan asil bir kadın. İkilinin arasındaki sevginin nedenlerinden bazıları bunlar iken, nasıl olur da bu nedenlere aykırı davranabilirler? 

Bu noktada, kadın ve erkek arasındaki sevginin varlığı için birbirlerine cinsel arzu duymalarının da gerekli olduğunu söyleyebilirsiniz. Doğru. Diğer türlü, sevgi bir iş veya görev gibi bir şey olurdu. Kadın ve erkek arasındaki cinsiyetten kaynaklı sevgi; hem değer yargılarındaki uyum hem de birbirlerine karşı hissettikleri cinsel duyguların sembolü olan aşkın bir araya gelmesiyle varlık kazanır. Bununla beraber sevginin ve aşkın bu yazıda ele almadığım çok başka yanları da olabilir. Ama romanın konusu, anladığım kadarıyla, değerler ve bu değerlerin sevgi karşısındaki konumu. Bu yüzden, Zenda Mahkumu adlı roman üzerine yazdığım bu özet ve inceleme yazımda aşk ve sevgi kavramlarına tek bir pencereden baktım. Diğer sayısız pencere bir yana...

Not: İşte bunlar, Anthony Hope adlı yazarın Zenda Mahkumu adlı romanını okuduktan sonra romanın bende uyandırdığı düşünceler. 

Roman Adı: The Prisoner of Zenda (Zenda Mahkumu)
Yazarı: Anthony Hope
İlk Yayınlanma Tarihi: 1894
Tür: Macera

(Kitap bilgilerinin kaynağı 'wikipedia')

Yazar: Emrah Özer     11.12.2021

Tepkin Ne?

like
0
dislike
0
love
0
funny
0
angry
0
sad
0
wow
0