Kaplumbağalar - Bir Anadolu Romanı

Türk edebiyatına çok büyük katkıları olan Fakir Baykurt'un 1980 yılında yazdığı Kaplumbağalar romanı hakkında ...

Kaplumbağalar - Bir Anadolu Romanı
Kaplumbağalar - Bir Anadolu Romanı
Kaplumbağalar - Bir Anadolu Romanı

     Kaplumbağalar romanı Ankara'nın kurgusal bir köyü olan Tozak Köyü'nü anlatır. Olayların geçtiği zaman doğrudan verilmese dahi 1950 li yıllar olduğunu az çok tahmin edebiliriz. Kurtuluş Savaşı kazanılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olsa da köylünün kurtuluş savaşı hala devam etmektedir.

     Tozak oldukça yoksul bir alevi köyü. Köyün su ihtiyacı tek bir kuyudan karşılanıyor. Ne bağı var ne de bostanı. Öyle ki, yazın kavurucu sıcağında gölgesinde oturacak bir ağaç bile yok. Bu kavurucu sıcak altında canlarını dişlerine takarak çalıştıkları buğday tarlaları ise kıt kanaat geçinmelerine ancak yetiyor. Cılız hayvanlar ise yavrularını zar zor doyuruyor. Yazar, Tozak Köyünün altmış kadar basık evini bozkırın ortasında kalmış kaplumbağa teknelerine benzetiyor. Sıcaktan kavrulan... Böyle bir durumda, köyün eğitmeni Rıza'nın öncülüğünde, bütün köy birlik olup önce bağ yapmaya karar veriyorlar. Sonrada bağın aralarına kavun, karpuz ekerek bostan yapıyorlar. Tozak Köyü asırlarca süregelen bu sefaletinden sonra ilk defa gözünü açıp ileri doğru bir adım atmaya çalışıyor. Bozkırın yaşlı kaplumbağasının yakıcı güneş altında zorla attığı küçük bir adım...

     Köylü devletini seviyor. Büyük değer veriyor devletine. Nitekim verdiği bu değer karşılığında değer görüyor mu? Karşılık beklediğinden de değil zaten. Türkiye Cumhuriyeti muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak amacıyla büyük atılımlar yaptı, büyük yenilikler getirdi. Avrupa'nın gelişmiş devletlerini örnek aldı ama getirdiği yenilikler lafta mı kaldı yoksa devlet son köylüsüne kadar gerçekten gelişti mi? Bu sorular kitabın okuduğum şu kısmında aklıma geldi: Köyün yaşlısı ve öncülerinden biri olan Kır Abbas, Gezici Hamdi Bey'le birlikte köye yapılacak bağ için çubuk (Budanan üzümün dalları.Bu dalları dikerek üzüm ağacı yetiştirecekler) arıyorlardı. İlçenin ziraat odası memurundan çubuk istemeye gittiler. Aldıkları cevap ise: ''Benden poster isteyin, broşür isteyin ama çubuk istemeyin. Bende çubuk ne gezsin. Ama isterseniz üst makamlara dilekçe yazayım. Olumlu cevap geleceğini de beklemeyin ama...'' Durum bu. Devlet kadrolaştı, memurlarını atadı ama bu memurlar iş yapıyor mu? Amacını yerine getirebiliyor mu? Yoksa üstlerine yapmacık, doldurma raporlar mı yazıyor? Sonuç olarak ziraatten çubuk bulamayan köylüler civar köylere dağılıp bulabildikleri kadar çubuğu kendi emekleriyle buldular. Bağı diktiler.

     Sabırla beklediler bağın büyümesini. Sonunda binbir emekle diktikleri bağ yeşerdi, kavun karpuz yenecek kadar oldu. Kavurucu sıcak altında tarlalarda çalışan köylüyü bağın yanına toplayan Kır Abbas'ın şu sözleri çok şey anlatır: ''Köylü dediğin bir köstebek. Toprağı burnuyla eşiyor. Yörüyor görmüyor. İyi kötü yiyeceğini buluyor. O kadar. Yiyeceğini insan insan olmadan da buluyordu. Kör köstebek daha tatlısını, daha gözelini, yeşil bostanı, çeşit çeşit üzümleri, elmaları, payamları bilmiyor. Görmüyor ki bilsin! İşte bu Irıza(Rıza) hepimize bir ameliyat yapıp gözümüzü açtı. Bilirsek bu bize büyük bir devlet, servet! Şimdi koyu koyu düşünmeyi, uslu uslu ağlamayı bırakın, beni de ağlatmayın kadının kızın içinde! haydi dalın bostana!'' Köylü öyle bir durumdadır ki bostana girip kavun karpuz koparıp yemekten korkmaktadır. Kadın, erkek, çocuk hepsi olduğu yere çöktü. Gözü dolanlar var. Bu durumu anlamak lazım. Sonuçta bu güne kadar tek yedikleri meyve, gezici satıcıların köye getirip buğdayları karşılığında sattığı iyi kötü üzümler. Kır Abbas' ın konuşmasıyla cesaretini toplayan köylü sonunda bostana girip bal gibi kavundan karpuzdan yediler. Köylü, yeni bir şeyle ilk defa karşılaşan kör köstebek. Bozkırın ortasında, güneşin alnında zorlukla ilerlemeye çalışan yaşlı kaplumbağa.

     Beş yıl boyunca diktikleri bağın büyümesini bekledirler. Altıncı yılda ise ilk bağ bozumu zamanı geldi. Kır Abbas'ın önderliğinde bağ bozumu şenlik havasında geçti. Bağ bozumunun hemen ardından ise üzümlerin bir miktarını ayırıp Ankara Yolu'na indiler ve saçı yaptılar. Yani gelen geçen yolculara bedava üzüm dağıttılar. Belki de çok güzel bir geleneğin başlangıcı olacaktı. Buna rağmen değerli bağlarına doyamadan bir aksilik çıktı. 

     Köye kadastro memurları geldi. Köylü devletinin memurlarını el üstünde tuttu. Olabilecek en iyi şekilde baktı. Kadastro grubunun amiri olan memur her ne kadar görevinin kutsallığından, onurundan bahsetse de acaba görevini ne kadar iyi yapıyordu. Kanunun, devletin amacı vatandaşına, köylüsüne hizmet etmek, onların yaşamını düzenlemektir. Memur bağın olduğu araziyi hazine malı olarak kaydetse de köylülere ne itiraz hakkından bahseder ne de itiraz süresinden. Sadece kaydeder ve geçer. Tek derdi yaşam uğraşı olan köylü nereden bilsin itiraz süresini. Köylünün bu durumunu köy muhtarı Battal şu şekilde vurgular: '' Biz dağları biliriz, dağlar bizi. Bu kadar.'' diyerek köylünün cahilliğini anlatır. Köylülerin zamanında itiraz etmediği bu kadastro kararı ise kesinleşir. Köylüler ise bu durumu ancak mal müdürü köylerine gelip bildiriyi duyurunca öğrenir.  

     Kitapta değinilmesi gereken pek çok nokta var. Anlatılması gereken sayfalarca şey var ama hepsine değinmiyorum. Kadastro memurunun tavuklarla macerasını anlatmak her ne kadar iğrenç olsa da pek çok konuda bize fikir de verebilir ama bu konuyu da atlıyorum.  Kesinleşen karar karşısında naib kaymakama başvurur Kır Abbas ama kanunun üstünlüğünden, kutsallığından bahseden bu memur ise kanunun amacını anlayamamıştır. Bu durum sadece bu memura özgü bir durum da değildir. Genel düzeyde kanunların uygulanması yüzeysel kalmıştır. Amacına hizmet edememiştir. Bunun nedenini de ben şahsen, kanunların halk için yapılmamasına, halkın kanunlar için şekillendirilmeye çalışılmasına bağlıyorum. Devlet koşar adım muasır medeniyetlere yetişmeye çalışırken aynı hızda kendi vatandaşı olan köylüsünden de uzaklaşmıştır. Modern dünyayı kovalarken kendi benliğinden kaçmıştır.

     Kitabın sonunu ise burada yazmak istemiyorum. Pek çok konuyu yazmış olsam da en azından en son ne olduğunu yazmadan bırakayım. Kitap bu anlattıklarımla sınırlı değil. Değinmediğim daha pek çok konu var. Kimini bilerek dışarıda bıraktım kimi ise dikkatimi yeterince çekmemiş olabilir. Siz okuyucular kitabı okuduğunuzda benim gördüğümden çok başka bir Tozak Köyü görebilirsiniz. Sonuçta kurgusal bir köy. Şu noktayı belirtmek isterim ki yukarıda yazdıklarım kitaptan edindiğim izlenimlerdir. Hiçbir şekilde siyasi veya ideolojik bir amaç gütmüyorum. Her kitap bir şey anlatır. Yukarıdakiler ise benim bu kitaptan anladıklarımdır. Bunların doğru veya yanlış olduğu konularına değinmiyorum. Sadece gördüğümü anlattım. Üslubumda hata olduysa affola...

 

Tepkin Ne?

like
1
dislike
0
love
1
funny
0
angry
0
sad
0
wow
0