Sineklerin Tanrısı - William Golding
Sineklerin Tanrısı - William Golding
Sineklerin Tanrısı - William Golding

Sineklerin Tanrısı - William Golding

     Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies), İngiliz yazar William Golding’ in 1954 yılında yayınladığı romanıdır. Golding’ in bu romanı yirmi yayınevi tarafından geri çevrildi. Çünkü bu kitap yazarın ilk romanı ve o sıralar tanınan biri değildi. Ayrıca kitabın karamsar havasını da göz önünde tutarsak neden geri çevrildiğini anlamak daha kolay olur. Sonunda yayınlanan kitap ise günümüzde klasik eserler arasında ve kimilerine göre yazılmış en iyi roman. William Golding 2. Dünya Savaşının önce ve sonrasında öğretmenlik yaptı. Savaşa da İngiliz Donanmasında bizzat katıldı. Savaşın yıkımına ve insanın savaş alanında nasıl da vahşileşebileceğine tanık olan Golding bu tecrübelerini Sineklerin Tanrısı adlı kitabında bir araya getirdi ve çarpıcı bir dille okuyucularına aktardı. Kitapla ilgili yazdığım bu özet ve yorumda kitapta geçen olayları tek tek anlatmayı düşünmüyorum. Yapmak istediğim kitabın asıl anlatmak istediği şeyi, anladığım kadarıyla, siz okuyuculara aktarmak. Bunu en iyi şekilde yapabilmek için de kitapta geçen bazı olayları anlatmam gerekiyor. Şunu da belirtmem gerekiyor ki; kitapta geçen pek çok olaya yer verdiğim için kitabı okuduktan sonra bu yazımı okumanız daha iyi olabilir. Sonuçta bu yazdığım olayları bilmeniz kitabın heyecanını ve sürükleyiciliğini etkileyebilir.

    Gelecekte atom savaşı devam ediyor Dünyada.  Bu savaş sırasında İngiliz çocuklarını daha güvenli bir yere taşıyan uçak saldırıya uğrar ve okyanusun ortasında bir adaya düşer. Uçağın düşmesiyle uçakta bulunan bütün yetişkinler ölür, sadece çocuklar hayatta kalır. Bunlar 6-12 yaş arasında bulunan çocuklar… Böylece William Golding bir ütopya oluşturuyor. 6-12 yaş arasındaki, masum olarak bildiğimiz çocuklar, yanlarında hiç yetişkin insan olmadan ıssız bir adaya düşerse ne olur? Kitabın devamı bize tam olarak bunu anlatıyor.

    İnsanlar en eski zamanlardan beri topluluklar kurmaya başladılar. Bu topluluklarda uyum içerisinde yaşamak içinse kurallar belirlediler. Güvenli, kargaşadan uzak, rahat bir yaşam için kurallar belirlendiği halde kavgalar, savaşlar son bulmadı. Bundan sonra da son bulmaz sanırım. Bu dediğim hem bizim dünyamız için hem de kitabın dünyası için geçerli. Peki bunun nedeni ne? William Golding bu sorunun cevabını bize kitabında veriyor.

    Çocuklar bir araya gelip ilk toplantılarını yaptıklarında ilk yaptıkları iş kurallar koymak oldu. Çünkü İngiliz toplumunda büyüdüler ve toplumun ancak kurallarla işleyebileceğini biliyorlar. Bulduğu şeytan minaresini (bir çeşit deniz kabuğu) üfleyerek çıkardığı sesle adaya dağılmış çocukları bir araya toplayan Ralph, çocukları bir araya toplayabilecek kadar güçlü göründüğünden oybirliğiyle şef seçildi. Elindeki şeytan minaresi ise şefliğinin sembolü oldu. Konulan ilk kurallardan biri, toplantıda herkesin söz hakkı alabileceğidir. Bunun içinse deniz kabuğunu elinde tutan kişinin söz hakkına sahip olacağı kabul edildi. Böylece küçük bir demokratik, modern düzen kuruldu. Tıpkı yetişkinlerin kuracağı bir düzen… Kilise korosunun lideri olan Jack adlı çocukta şef olmak istedi ama seçilmedi. Bunun üzerine korodaki çocuklardan bir avcı grubu kurdu. Adadaki hayvanları avlama planları yaparken elinde tuttuğu bıçağını da bir ağaç kütüğüne saplamaktan çekinmeyen Jack, görüldüğü gibi nispeten vahşi bir çocuk ve şunları söylüyor: ‘’Ben de Raplh’ tan yanayım. Kurallarımız olmalı ve bu kurallara uymalıyız. Ne de olsa vahşiler değiliz biz. Biz İngiliziz ve İngilizler her şeyi en iyi biçimde yaparlar. Demek ki doğru olanı yapmalıyız bizler de.’’

     Bu noktada tanıtmak istediğim iki karakter daha var. Domuzcuk ve Simon… Domuzcuk takma adlı çocuk; kilolu, gözlüklü biri. Adaya düşmeden önce çocukların ona ‘’Domuzcuk’’ olarak seslendiği adadaki çocuklar tarafından öğrenilince bütün çocuklar dalga geçerler ve Domuzcuk bir anda alay konusu olur. Aslında oldukça zeki ve ciddi bir çocuktur. Deniz kabuğunu kullanarak çocukları bir araya toplaması fikrini Raplh’ e veren de odur. Buna rağmen görüntüsü ve takma adı yüzünden bir anda ada toplumunun en aşağı tabakasına itilir ve ciddiye alınmaz. Toplantıda deniz kabuğunu elinde tuttuğu ve konuşma hakkına sahip olduğu halde Jack’ i eleştirmek istediğinde Jack Domuzcuk’ u zorla susturur ve onunla alay eder. Yine de Domuzcuk demokratik düzeni, kuralları sonuna kadar savunur. Simon ise çocuklar arasında orta yaşlı bir çocuktur. Biraz zayıf ve hasta görünmesine rağmen düzen adına elinden geleni yapar. Keşif yapmak için gönüllü olur, küçük çocukların meyve toplamasına yardım eder, baraka inşa etmek için Ralph’ e yardım eden tek çocuk dahi Simon’ dur. Jack Domuzcuk’ a baskı kurduğunda Domuzcuk’ u savunur. Kısacası Simon insanın iyi yanını temsil eder. Mantıklı, iyi ve saftır.

     Adada domuzlar vardır ve Jack bu domuzları avlamayı takıntı haline getirir. İlk defa küçük bir domuz yavrusuyla karşılaştığında onu öldüremez. Çünkü henüz bir ‘’vahşi’’ değildir ve içinde büyüdüğü toplumun kuralları bir canlıyı öldürmesinin ne kadar da korkunç bir davranış olacağını kendisine hatırlatır. Domuz yavrusunu öldürme konusunda tereddüt edince de yavru kaçarak uzaklaşır. Jack bu andan sonra domuzları takip etmeye başlar. İzleyip yakalamak ve öldürmek tutkusu, içini kemiren bu tutku, Jack’ i sarıp sarmalar.

    Bu zamana kadar çocuklar adada çok eğlenirler. Tıpkı okudukları macera kitaplarında olduğu gibi ıssız bir adaya düşmüşlerdir. Bunun heyecanıyla koşup oynuyor, ağaçlardan meyve yiyor, bol bol yüzüyorlar. Küçük çocuklar dahi hiç ağlamıyor, kumda oynayıp güzel güzel vakit geçiriyorlar. İşte böyle bir zamanda küçük çocuklardan biri bir canavar gördüğünü iddia etti. ‘’yılan gibi bir şey’’ olan bu canavar bütün çocukların minik yüreklerine korku tohumlarını serpmeye yetti. Her ne kadar canavar diye bir şey olmadığını, kendilerini inandırmak istercesine, tekrar etseler de mutlu ada hayatlarına canavarın gölgesi düştü bir kere. Jack, en cesur çocuklardan biri olduğu halde ormanda tek başına domuzları takip ederken onu bir şeyin takip ettiği hissine kapılır. Canavar Jack’ i dahi korkutmaktadır. Toplantıda anlaştıkları üzere tepenin üzerine işaret ateşi yaktıklarında kuru ağaçlar arasında bir yangına sebebiyet verirler ve bu yangın adadaki trajedinin başlangıcıdır. Küçük çocuklardan biri bu korkunç yangından sonra bir daha görünmez.

    Çocukların eski yaşantılarından, içinde büyüdükleri toplumdan gelen ve büyüklerin koyduğu yasaklar davranışlarında kendini açıkça gösterir. Jack’ in domuz yavrusunu öldürme konusunda tereddüt etmesinin yanı sıra; büyük çocuklardan Maurice, 6 yaşındaki Percival’ in gözüne kum kaçırdığında toplum kuralları gereği özür dilemesi gerektiğini bilse de kendisini cezalandıracak bir büyük olmadığı için özür dilemeden oradan kaçar. Roger adlı büyük bir çocuk yine küçük çocuklardan biri olan Henry’ i korkutmak için, saklandığı ağacın arkasından küçük taşlar atar. Ama attığı taşları bilerek çocuğun biraz uzağına atar. Çünkü toplum halinde yaşarken egemen olan ‘’birine taş atmak kötüdür’’ şeklindeki nasihat ve buna aykırı davranma sonucu gelen ceza Roger’ ı hala etkiliyor, davranışlarına sınır koymaya devam ediyor.

     Domuzları takip etmeye devam eden Jack, domuz avlarken kendisini kamufle etmesi için beyaz, kırmızı balçık ve kömürle yüzünü boyayıp bir çeşit maske yaptı. Ancak bu maske aslında bambaşka bir amaca hizmet ediyordu. Yazar bu amacı şu cümlelerle anlatıyor: ‘’Sanki başlı başına bir benliği vardı bu maskenin ve bunun arkasında saklanan Jack, utanma duygusundan da, kendi benliğinden de kurtulmuştu.’’ Jack böylece kendini eski kimliğinden kurtardı. Artık bir İngiliz çocuğu değildi o. Yeni bir insandı ve onu bağlayacak kurallar artık yoktu. Maske yeni bir benliği temsil ediyordu, daha önce hiç toplum halinde yaşamamış ve dolayısıyla toplumun sınırlamalarıyla bağlı olmayan bir benlik.

     Jack sonunda takip ettiği domuzların yerini öğrenince bulabildiği bütün çocukları yanına alır ve odundan mızraklarıyla ava götürür. Diğer çocuklar da Jack gibi maske yaparlar. Bu ava Raplh, Domuzcuk ve Simon gibi daha birkaç çocuk katılmaz. Bu av sırasında domuz öldürmeyi başaran Jack’ in artık belleğinde yığınla anı vardı: ‘’Debelenen domuzu kuşattıkları sırada edindikleri bilginin anısı; canlı bir şeye üstün çıkmanın, ona kendi istediklerini yaptırmanın; susayıp da uzun uzun, doya doya su içercesine, onun canına kıymanın anısı.’’

     Jack’ in domuz avından sonra yapılan toplantıda, küçük çocukların gördüklerini iddia ettikleri canavar tartışılıyordu. Bu noktada çekingen bir şekilde söz alan Simon; ‘’Belki de bir canavar vardır. Demek istediğim şu… Bizden başka canavar yok belki…’’ ‘’Belki bizler bir çeşit…’’ diyerek insanın doğadaki yerini tarif etmeye çalışıyordu. Sonra da şu soruyu sordu: ‘’Dünyanın en pis şeyi nedir?’’ Simon’ ın bu anlatmak istedikleri alayla karşılandı tabi. Simon’ ın bu sözleri çocuklar arasında alayla karşılansa dahi bize pek çok şey anlatır. Toplantının devamında Jack, Ralph’ ın liderliğine isyan eder. Vahşi doğada yaşamanın, adanın en güçlü hayvanı olan domuzu avlamanın verdiği özgüven ve diğer bütün canlılardan üstün olma hissiyle kurallara isyan eder. ‘’Kuralların cehenneme kadar yolu var! Biz güçlüyüz… Biz ava gideriz… Eğer bir canavar varsa, biz onu avlayıp yakalarız. Çevresini sararız, vururuz, vururuz, vururuz! ‘’ Neredeyse bütün çocuklar, toplantı yerini terk eden Jack’ in peşinden gittiler ve kumsala dağılıp vahşi sesler çıkarıp dans etmeye başladılar. Bunu gören Ralph ve Domuzcuk, eğer çocukları kurallar etrafında tekrar toplayamazlarsa hayvanlara döneceklerini söylediler. Böylece yüzüne taktığı maskeyle adanın en güçlü hayvanı olan domuzu yenen Jack, adanın en güçlü canlısı olmanın verdiği heyecan ve özgüvenle kurallara isyan eder. Kendini kurallardan ve düzenden üstün görür. Günlük yaşantımızda da böyle değil mi? Güçlü olanlar kendilerini kurallarla sınırlamaz, aksine kendinden güçsüz olanlar için kendi kurallarını koyar.

     Bir başka gün Ralph; Jack ve diğer çocuklarla ormanda ilerlerken üzerine doğru koşan domuza mızrağını fırlatır ve mızrak domuzun burnunu yaralar. Domuzu yaraladığı için yoğun bir heyecan ve gurur duydu Ralph. Öyleki bu başarasını oradaki bütün çocuklara heyecanla anlatmaya dahi başladı. Jack önderliğindeki avcıların yaptığı ve domuz avını tasvir eden dansa Raplh’ de katılır. Çocuklardan birinin ortaya alınıp diğer çocukların odundan mızraklarla çevresini sararak, tıpkı domuz avına benzetilen bir dans bu. ‘’Domuzu gebert! Kanını akıt! ‘’ gibi bağırarak halkanın avın etrafında dönmesi şeklinde olan bir dans. Bu dansa katılan Ralph için sıkmak ve acı vermek isteği diğer her şeyden ağır basmıştı. Zihninin derinliklerinde gizlenen bu duygular bir anda ortaya çıktı. Çocukların şefi olan ve iyi yönüyle öne çıkan, çocukların adadan kurtulması için elinden geleni yapan Raplh dahi yüzeye çıkan bu duyguları karşısında bir anlığına değişik biri oldu. 

    Çocukların minik yürekleri canavar korkusuyla yeterince gölgelenmişken bir gece, bütün çocuklar uyurken paraşütlü bir asker cesedi adaya, çocukların ateş yaktığı tepenin başına düşer. Karanlıkta paraşütün esen rüzgarla şişip inmesi ve cesedin hareket etmesi nedeniyle ateşten sorumlu olan çocuklar bunu canavar sanıp panikle oradan kaçarlar. Aynı gece Ralph, Jack ve Roger üçlüsü bölgeyi kontrol etmeye gittiklerinde karanlık olduğu için uzaktan gördükleri bu şeyi canavar sanıp dehşet içerisinde kaçarlar oradan. Artık adada bir canavar olduğundan emin olurlar.

    Jack, canavarı gördükten sonraki ilk toplantıda, Ralph’ in korkak olduğunu, avcı olmadığını, okulda sınıf temsilcisi dahi olmadığını söyleyerek Ralph’ ın liderlikten çekilmesini oylamaya sundu. Hiç kimse destek vermeyince de ağlayarak gruptan ayrıldı. Adanın başka bir bölgesine giderek kendi kabilesini kurdu. Oylamada doğrudan destek vermeseler de hemen sonrasında pek çok çocuk gizlice Jack’ in yanına gidip kabilesine katıldı. Jack, kendi kabilesine katılan çocuklara, canavarı rahat bırakacaklarını, canavarın dağına yaklaşmayacaklarını ve her domuz avladıklarında domuzun bir parçasını canavara hediye olarak sunmayı teklif etti. Böylece canavar onları rahat bırakacaktır. Çocuklar kendilerini bu şekilde avuturlar.

     Jack, yüzünü örten boya maskesinin arkasında utançtan da kurtulmuştu, kişiliğinin bilincinden de. Onu takip eden avcıları da aynı şekilde kendilerini boyadılar. Üzerlerinde kıyafet yoktu, vücutları boyalı… Tam olarak vahşilere benzediler. Ralph’ ın yanında kalan çocuklardan bazıları Jack’ in bu vahşicilik oyununun çok eğlenceli olduğunu düşünerek, bazıları da Jack ve avcılarının avladığı domuz etinden yiyebilmek için Jack’ in yanına gittiler.  Bundan sonra Jack ve avcıları ava çıktılar ve dişi bir domuzu gözlerine kestirerek peşine düştüler. Defalarca yaraladıkları hayvan sonunda halsiz bir şekilde rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir alanda yıkılıp kalınca çocuklar etrafını sarar ve insan vahşetinin şiiri başlar. Yazar bu sahneyi gerçekten de oldukça etkileyici bir şekilde sunmuştur okuyucusuna. Dişi domuzun kafasını bizzat kesen Jack, bu kafayı iki tarafı sivriltilen bir mızrağa takıp ormanın ortasında bırakır. ‘’Canavar için bir armağan…’’

     Simon iyiliksever bir çocuk. Her ne kadar diğerlerine yardım etmeyi sevse de ara sıra kendi başına kalıp rahatlamak istiyor. Bunun içinde ormanın içinde sık dalların olduğu bir yerde kendine özel bir yer buluyor. Yine bir gün özel yerinde, yakıcı güneşin altında, uyku ile uyanıklık arasında kişisel yerinde uzanırken gözüne bir şey ilişir. İlerde yere dikili bir sopa ve sopanın ucuna takılı bir şey… Bir domuz başıdır bu. Her tarafı sineklerle kaplı simsiyah bir domuz başı… Ölü olmasına rağmen alaycı bir tebessümle bakar Simon’ a doğru. Kendisini öldüren insanlarla alay etmekte onlara acımaktadır. Bu ‘’Sineklerin Tanrısı’’ dır. Simon’ la göz göze gelirler. Simon, adada bulunan çocukların sorununun ne olduğunu biliyor. Adada her şeyin neden daha da kötüye gittiğini biliyor. Bu durumun farkında olan Sineklerin Tanrısı şunları söyler:

‘’Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? Sizlere öyle yakın, öyle yakın, öyle yakınım ki! Her şeyin bozuk gitmesinin nedeniyim ben. Bunu biliyorsun değil mi?’’

     Sineklerin Tanrısı vahşetin sembolü. İnsanoğlunun ayrılmaz bir parçası olan vahşiliğinin somutlaşmış hali. Aslında adada bir canavar yok. Karanlık içinden çocukları izleyen, geceleri ağaç tepelerinde dolaşan, ormanda Jack’ i takip eden, tepenin başında oturan bir canavar yok. Canavar olan Sineklerin Tanrısı. Sivriltilmiş bir değneğin ucuna geçirilen domuz kafası. Canavar olan insanın kendisi. İnsan zihninin karanlık köşelerinden onları izleyen ve gün yüzüne çıkmak için fırsat kollayan…  Simon ise insanın saf iyiliğinin sembolü. Bu yüzden Sineklerin Tanrısı Simon’ ı tehdit ediyor:

‘’Seni istemiyorlar. Anladın mı? Biz eğleneceğiz bu adada! Onun için bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı, yolunu şaşırmış çocuğum, yoksa…’’ ‘’Yoksa’’ dedi Sineklerin Tanrısı, ‘’seni yok ederiz. Anladın mı? Jack, Roger, Maurice, Robert, Bill, Domuzcuk ve Ralph. Yok ederiz. Anladın mı?’’

     Sineklerin Tanrısı Simon’ ı uyarsa dahi, Simon, ‘’Bundan başka yapacak ne var ki?’’ diye sorup, tepenin başında oturan ve çocukların yüreğine korku salan canavarın aslında gerçek olmadığını ispatlamak için tepeye doğru yol alır. Ama Sineklerin Tanrısı’ nın dediği gibi bu ada canavarın hüküm sürdüğü bir yer haline gelmiştir. Çocukların içindeki vahşi yanları tamamen uyanmıştır ve tüm ada bu vahşetin esiridir. Tek başına olan Simon ise bu canavarla savaşacak kadar güçlü değildir.

     Doğamız gereği her insanın içinde hem iyilik var hem de kötülük.  Bu yaratılıştan gelir. İnsan büyüdükçe ya iyi yanını geliştirip kötü yanını bastırır ya da kötü yanı daha da baskın gelir. Bu iyi veya kötü yanın gelişiminde aile, akraba, arkadaş gibi toplumdaki diğer bireyler etkili olur. Yazıma ilk başlarken de dediğim gibi insanlar düzen, güvenlik, rahat etmek gibi nedenlerle toplum halinde yaşamaya başladılar. İlk toplum kurulduğundan bu yana da kurallar konuldu. İnsanın iyi yanını öne çıkarmaya çalışan ve kötü yanına baskı uygulayan kurallar. (Tabi bu noktadan belirtmeliyim ki, iyi ve kötünün mutlak ayrımını yapmak mümkün değil. Her toplum kendi dinine, kültürüne, tarihsel gelişimine göre iyi ve kötü kavramlarını benimsemiştir. Ben burada iyi ve kötüden bahsederken ayrıntıya girmiyorum. Sadece yüzeysel, basit bir iyilik ve kötülükten bahsediyorum.) Koyduğumuz kurallarla içimizdeki vahşi yanımızı kısıtlıyoruz. Bilincimizin derinliklerine gömüyoruz ama bu yanımızı tamamen ortadan kaldırmak pek de mümkün değil. Bu vahşi yanımız içgüdüden geliyor. İnsanın diğer canlılara üstün gelmeye çalışarak hayatta kalma içgüdüsü. Halbuki toplum halinde yaşarken bu içgüdü faydadan çok zarar getireceği için kurallarla kontrol altına alınmaya çalışılır.

    Adaya düşen çocuklarda vahşi yanlarını kısıtlayan, toplumun koyduğu bu kurallarla bağlıdır. Zamanla canavara karşı duyulan korku, güçlü bir hayvan olan domuza üstün gelmenin verdiği tatmin olma duygusu ‘’vahşi içgüdülerini’’ gün yüzüne çıkarır. Domuz avlayan, çocuklara et getirebilen, adanın en güçlüsü olan, sınıf temsilcisi dahi olan Jack ise kendini güçlü görür. Adadaki herkesten daha da güçlü. Peşine taktığı çocuklarla ve sahip olduğu bu güçle artık başkalarının kurduğu düzende yaşamak zorunda değildir. Jack kendi düzenini kuracaktır ve bunu yapmaya da gücü yeter. Kendilerini toplumun koyduğu kurallardan tamamen kurtarmak için de maske yaparlar. Maskenin arkasına saklandıklarında artık başka bir benliğe bürünürler. İnsanlık tarihinde savaşların, kavgaların pek çoğu da bu sebeple çıkmaz mı? Yeteri kadar güçlenen biri kendi düzenini kurmak ister. Dünyanın kendi istediği şekilde işlemesini… Çünkü kendisi güçlüdür. Güçlü olan da kendi kurallarını dikte eder.

     Her insanın içinde iyilik ve kötülük var. Bu tıpkı yin-yang felsefesi gibidir. Kötülüğün varlığı iyiliği tanımlar. Kötülük olmazsa bizim ‘’iyi’’ diyebileceğimiz bir şey de olmaz. Ayrıca her kötülüğün içinde bir iyilik; her iyiliğin içinde de kötülük vardır. Sineklerin Tanrısı’ nın da dediği gibi Domuzcuk ve Raplh’ in içinde dahi kötülük vardır. Tıpkı Jack’ in de içinde iyilik olduğu gibi. Kitapta tamamen iyi olan tek bir kişi vardır; o da Simon. Simon mutlak iyiliği temsil eder. Golding kitabını bir gazeteciyle tartıştığı sırada, Simon’ ın ‘’Hz. İsa’ yı andıran bir kişiliği’’ olduğunu, sezgileriyle gerçeği görebildiğini söylemiştir. Simon yalnız gerçeği değil, geleceği dahi bilir. Bizim dünyamızda da peygamberler gibi saf iyiliğin temsilcileri bir yana her insanın içinde iyilik ve kötülük vardır. Mesele hangisinin daha baskın olduğudur. Her ne kadar Ralph ve Domuzcuk’ un içinde de kötülük olsa da bu iki karakter sonuna kadar toplum düzenini savunmuş ve devam ettirmek istemiştir. Yani iyilik yanları daha baskındır. Kitabın sonlarında Domuzcuk’ un en çok korktuğu çocuk olan Jack’ in karşısına dikilip elindeki deniz kabuğunu göstererek Jack ve onun avcılarına tepkisini dile getirmesi ise insanın tamamen kötü olmadığını, düzen ve barış için umut olduğunu gösterir.

William Golding’ in şu sözleri kitabı anlamak için oldukça önemlidir: ‘’Savaş bittikten sonra herkes Nazi olmadıkları için Tanrıya şükrederken bu kitabı yazmam bana basit bir şekilde mantıklı geldi. Her birimizin birer Nazi olabileceğini fark etmeye yetecek kadar çok şey gördüm.’’

Kitabın Adı Neden Sineklerin Tanrısı?

Bu soruyu cevaplayabilmek için ‘’Beelzebub’’ ve ‘’Baalzebub’’ isimlerinin anlamları ve ilişkilerini bilmek gerekiyor. Baalzebub; eski bir Filistin şehri olan Ekron’ da tapınılan semitik bir tanrıdır. Kelime olarak doğrudan çevrilirse ‘’Baal of Flies’’ yani ‘’sinekleri kontrol eden, sineklerin efendisi’’ anlamlarına gelen bir isimdir. Baalzebub, Katolik Hristiyanlıkta ise Beelzebub ismiyle Cehennem meleklerinden biri ve şeytani bir figür olarak tasvir ediliyor. Kısacası şeytanla özdeşleştiriliyor.

Böylece yazar; insan vahşiliğinin, kötülüğünün simgesi olan ve sineklerin adeta tapınarak etrafında dört döndüğü domuz başına Baalzebub ismini vererek onu Sineklerin Tanrısına benzetir. İnsanın içindeki kötülüğün, insanın şeytani yanının somutlaşmış hali olan domuz başı ‘’Sineklerin Tanrısı’’ dır.

Sineklerin Tanrısı Hakkında İlginç Gerçekler

  • Kitabı hiçbir yayınevi yayınlamak istemedi. Sineklerin Tanrısı William Golding’ in ilk romanı olduğu için kimse pek ilgi göstermedi ve dolayısıyla yirmi yayınevi tarafından reddedildikten sonra zor da olsa sonunda yayınlandı.
  • Golding öğretmenlik yaptığı sırada, ara sıra erkek çocukları arasında düşmanlık çıkararak nasıl davranacaklarını gözlemlemiştir. Çocuklara daha fazla özgürlük vererek ve mümkün olduğunca az müdahale ederek onları izlemiştir. Çocuklara yönelik bu gözlemlerini ve İkinci Dünya Savaşına bizzat katılarak elde ettiği tecrübeleri birleştirerek Sineklerin Tanrısı adlı kitabında kullanmıştır.
  • William Golding, ilk zamanlar kitabı hakkında oldukça coşkulu olsa da zamanla bu coşkusu azaldı. 1972 yılında Sineklerin Tanrısı adlı kitabını tekrar inceleyen Golding, bu kitapta çıkardığı işten hiç de memnun kalmadı. Yaptığı bir röportajda romanın sıkıcı ve basit olduğu yorumunu yapar. Romanı yazarken kullandığı dil ise, yazarın kendine yönelik eleştirisine göre, ortaokul İngilizcesiyle yazılmıştı. Yani kitabından hiç de memnun değildi. Şuna dikkat etmek gerekir ki; Golding’ in Sineklerin Tanrısı’ ndan sonra yazdığı romanlar, dilinin nispeten ağır olması ve anlaşılmasının güç olduğu gerekçeleriyle Sineklerin Tanrısı kadar rağbet görmedi. Diğer romanlarını henüz okumasam da ilk fırsatta okumayı planlıyorum. Sonuçta yazarın özeleştirisi sonrasında yazdığı romanlar bunlar.
  • Sineklerin Tanrısı, ünlü yazar Stephen King’ in favori kitapları arasında. Kitabın 2011 yılında yapılan basısı için yazdığı önsözde şunları söyler: ‘’Hatırladığım kadarıyla, güçlü elleriyle sayfalarından uzanıp boğazımı sıkan ilk kitaptı bu. ‘Bu sadece eğlence değil. Ölüm-kalım meselesi’ dedi bana.’’
  • Kitap, pek çok ünlü müzisyene ilham verdi. U2’ nun ‘’Shadows and Tall Trees’’ (Gölgeler ve Yüksek Ağaçlar) adlı eseri adını kitabın yedinci bölüm başlığından aldı. The Offspring’ in ‘’You’re Gonna Go Far, Kid’’ (Uzaklara Gideceksin, Çocuk) adlı eseri kitaptan alınan ilhamla oluşturuldu. Ayrıca Iron Maiden’ in ‘’Lord of the Flies’’ (Sineklerin Tanrısı) adlı eseri de kitabın tamamı hakkındadır.
  • Golding’ in yazdığı orijinal Sineklerin Tanrısı adada başlamıyordu. Çocukların uçakta yolcu olduğu sırada, kaçınılmaz kazadan hemen önce başlıyordu. Daha sonra değişiklik yapıldı. Ayrıca ilk taslakta tarih ve saatte yer aldığı halde bunlar kaldırıldı. Bu değişiklikleri editör ile birlikte yaptılar sanırım.
  • Simon karakteri değişiklik yapılmadan önce Hz. İsa’ya daha çok benziyordu. İlk Simon daha kutsal, uhrevi bir karakterdi. Editörü, Simon’ ın bu karakterini biraz fazla ağır bulduğu için yazara bu karakteri biraz daha normal yapması için tavsiyede bulundu. Kitabın son halinde karşımıza çıkan Simon, yaşıtlarından daha barışçıl ve vicdanlı olmasının yanı sıra, dindar konuşmalar da yapmaz.
  • Kitabın yazarı William Golding kendisinin de bir ‘’canavar’’ olduğunu itiraf etmiştir.