Prozac'ı Bırak Platon'a Bak - Lou Marinoff
Prozac'ı Bırak Platon'a Bak - Lou Marinoff
Prozac'ı Bırak Platon'a Bak - Lou Marinoff

Prozac'ı Bırak Platon'a Bak - Lou Marinoff

     Lou Marinoff, Kuzey Amerika’daki felsefi danışmanlık hareketinin öncülerindendir. Marinoff’a göre; sorunlarımızla başa çıkmada psikoloji ve dolayısıyla psikologlar hiçbir işe yaramaz. İnsana özgü düşünme yetisiyle gelen felsefe bütün hayatımızı kaplar ve dolayısıyla karşılaşabileceğimiz bütün sorunlar felsefeyle yakından ilgilidir. Şu halde bu sorunlarımıza çözüm arıyorsak başvurmamız gereken yer psikoloji değil felsefedir. Ancak felsefe sorunlarımızı çözebilir. ‘’Prozac’ı Bırak Platon’a Bak’’ adlı kitabında Marinoff bize, ‘’psikolojiyi bırakın felsefeye bakın’’ der. Bunu demekle de kalmaz sorunlarımızı nasıl çözebileceğimizi göstermek amacıyla pek çok örneğe yer verir kitabında. Büyük filozofların felsefi görüşlerini kullanarak bu sorunları tam bir çözüme kavuşturur.

     Ayrıca Marinoff, filozofların görüşlerine yer vermekle kalmaz, bize kendi felsefemizi kullanarak sorunlarımızı nasıl çözebileceğimizi de gösterir. Bu noktada bize PEACE yöntemini tanıtır. PEACE yöntemini kullanarak kendi sorunlarımızı kendi başımıza nasıl etkili bir şekilde çözebileceğimizi anlatır. Bu yöntemi ayrı bir başlıkta yazdım. Okumak isterseniz ‘’ Sorunlarla Felsefe Kullanarak Mücadele Etme (PEACE Yöntemi) ’’ yazıma bakabilirsiniz.

     Kitabın genel bir çerçevesini çizmekle birlikte kitapta yer alan bazı sorunlara ve bunlara felsefe kullanarak nasıl yaklaşılabileceğine dair örnekler de vermek istiyorum. (Belirtmek isterim ki bu örnekleri mümkün olduğunca uzatmadan ve alıntılar yaparak vereceğimden konularda kopmalar olabilir. Eğer kitabın kendisiyle ilgilenirseniz okumanızı tavsiye ederim.)

İLİŞKİ ARAYIŞI

      Arthur Schopenhauer şöyle demiştir: ‘’Tüm dilekler anında kabul olsaydı, insanlar hayatlarını nasıl meşgul eder, nasıl zaman geçirirlerdi? Bu yarışın Ütopya’ da gerçekleştiğini, orada her şeyin kendi kendine yetiştiğini, nar gibi kızarmış hindilerin etrafta uçuştuğunu, aşıkların hiç aksilik olmadan kavuştuğunu ve hiç zorlanmadan ilişkilerini yürüttüğünü hayal edin. Böyle bir yerde bazıları can sıkıntısından ölür ya da kendini asar, bazıları kavga edip birbirini öldürür, böylece doğanın onlara vereceğinden daha fazla acıya kendi kendilerine sebep olurlardı.’’ Böylelikle, insan için en iyisi olan doğal düzende insan ilişki kurmak istiyorsa sadece istemek yetmiyor. Bu isteğini yerine getirmeye yönelik doğru adımları atması, çaba göstermesi gerekiyor. Bu ilişki arayışı kimi zaman zorlu bir süreç olabilecekse de olması gereken budur.

     İlişki arayışı konusunda Henry Bergson’ nın da önemli bir tespiti var. Bergson, ileri görüşlü davranarak ruhun teknolojik ilerleme ile birlikte mekanikleşebileceği ve bu durumun sosyal varlıklar olarak gelişimimizi etkileyebileceği konusunda bizi şu şekilde uyarmıştır: ‘’Bu mekanizma insan ırkının tamamını ele geçirirse ve insanlar kendilerini daha zengin ve daha uyumlu bir çeşitlilik içinde yetiştirmek yerine tekdüzelik tuzağına düşerse dünya neye döner?’’ Bu durumu şu cümleyle anlatabiliriz: ‘’İncecik bir teknolojik iplikle birbirine bağlanan ancak gerçek bir sosyal dokudan yoksun olan yapay topluluklar…’’ Teknolojinin ilişki arayışına olabilecek bu etkisi felsefi danışmanlık hizmetine başvuran Doug’ ın sorununu net bir şekilde açıklamakta. Doug radyo sunucusudur. Radyo sunucusu olarak teknoloji aracılığıyla pek çok kişiyle temasta olsa da kimseyi tanımadığını hissederek yalnızlık hissediyor. İşi dolayısıyla gece boyunca çalıştığı için sosyal ortamlarda kendine istediği gibi bir yer bulamıyor. Dolayısıyla istediği şekilde bir ilişkiye de başlayamıyor.

     Lou Marinoff, felsefi danışmanlık için kendine başvuran Doug’ a sorunuyla ilgili Taoizm ve Budizm’e ait iki görüşü sunarak sorununa çözüm buluyor. Ben burada sadece Taoizm ile ilgili görüşe yer vereceğim. Lao Tzu, bir şeyi ölesiye isterken aynı zamanda o şeye ulaşamayacağımızı düşünmenin insanın ruh sağlığına zarar vereceğini söyler. Bu yüzden ilk olarak bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Taoizm görüşü şöyle devam eder: ‘’Baharda bir elma ağacının altında durun. Tek bir elma göremez, ağacı sallayarak ya da ağaca tırmanarak elma bulamazsınız. Şimdi bir de sonbaharda aynı ağacın altında durun. Olgun elmalar avucunuza düşecektir. Kalbinizdeki arzuyu hayata geçirmek için gereğinden fazla çaba göstermeniz veya bunu yanlış zamanda denemeniz mümkündür. Daha az arzulamaya ve zamanlamayı daha iyi ayarlamaya çalışın. İnsanlarla tanışma açısından, genellikle hiç gayret göstermediğiniz zaman başarıya ulaşırsınız.’’  Bu büyük filozofların görüşlerini duyan Doug sorununun ne olduğunu net bir şekilde anlar ve sabah kahvaltılarını kafede yaptıktan sonra eve gitmek gibi birtakım ayarlamalar yapar hayatında.

İLİŞKİYİ KORUMA

Azalan Getiriler İlkesi: Bir şey ne kadar sık olursa değeri o kadar azalır. İlk öpücüğünüz ve ağzınızdan çıkan ilk ‘’seni seviyorum’’ sözü başınızı döndürmeye yetse de zaman geçtikçe bunların değeri azalır. İlişkiyi korumak adına bu hususa dikkat etmek gerekir.

Güç Mücadelesi: Thomas Hobbes her ilişkiyi bir nevi güç savaşı olarak görür. Lou Marinoff’ un ilişkiyi korumaktan kastı, ilişkide güç dengesi için orta yolu bulma arayışıdır. Buna göre; eleştirel düşünme, ahlaki açıdan sorumlu olmadığımız bir durumdan nedensel olarak sorumlu olabileceğimizi gösterir. Farkında olmadan ve kasıt gütmeden karşı tarafı kışkırtmamız mümkündür. Bu noktada Leibniz’ e göre her şeyin bir nedeni vardır. Eğer durum üstünde kontrol sahibi olmak istiyorsanız, önce durumun arkasındaki nedenleri bilmeniz gerekiyor.  ‘’Bir şeyin doğru veya mevcut olduğunu anlamak için yeterli sebep olmadan, onun gerçek veya mevcut olduğu anlaşılamaz.’’ der Leibniz. Bencil bir varlık olan insan ise asıl nedenleri sorgulamaktan çok doğrudan karşı tarafı suçlar. Bu yüzden ilişkide güç dengesini sağlamak noktasında bu noktaya dikkat edilmeli.

Dış Otorite: Thomas Hobbes’ a göre; ‘’İnsanlar kendilerini huşu içinde bırakacak bir ortak güç olmadan yaşadığı sürece, savaş adı verilen durumda yaşar.’’ Hobbes’ un bu sözü insan topluluklarına yönelik söylendiği halde bu durum bireysel ilişkilerde de geçerlidir. İnsanlar ortak bir güçlü otoriteyi tanırsa bu otoriteye boyun eğerler ve birbirleriyle uzlaşırlar. Herkesin saygı duyduğu sınırlar uzlaşmazlığın sınırını belirler. Marinoff’ a göre ilişkilerde dış otorite dini, sivil veya felsefi olabilir. İlişkiyi korumak ve devamlılığını sağlamak için dış otoritenin varlığı ve her iki tarafça tanınması önemlidir. Hobbes, en akıllıca yolun başkalarıyla işbirliği yaparak güven sağlamak karşılığında gücünüzün bir kısmından vazgeçmek olduğunu söyler.

Hindu Geleneğine Ait Bir Meditasyon Tekniği: Bu tekniğin amacı, kişinin güçlü duygularının yükseldiği geçmiş bir olayı bir çeşit meditasyon havasında aklında yeniden canlandırmaktır.  Ancak bunu objektif olarak; duygulara ve analize yer vermeden, yargılama yapmadan yapmak gerekiyor. Bu şekilde ilişkiyi ilgilendiren önemli bir olay, empati kanalları da açık olarak daha tarafsız bir şekilde değerlendirilebilecek ve daha sağlıklı bir görüş elde edebileceğiz. Bu tekniği kullanarak sorunumuzu anlamaya çalışırken belki de en önemli şey samimiyettir. Samimi bir şekilde denersek faydasını görebiliriz.

İlişkide Karşılaşılan Zıtlıklara Bakış Açımız Hakkında: Heraklit, ‘’Hastalık sağlığı güzel ve iyi kılar.’’ derken Lao Tzu’ da ‘’Zor ve kolay birbirini tanımlar.’’ demiştir. Ayrıca Heraklit bir başka sözünde, ‘’Doğrunun adını bilmezlerdi eğer zıttı olmasa.’’ demiştir. Hem Antik Yunanlı hem de Antik Çinli düşünürler zıtlık konusuna benzer şekilde yaklaşmıştır. Zıtlıklar varoluşu tanımlar. Bu konuda Yin ve Yang felsefesine de bakabiliriz. Hiç kötülüğün olmadığı bir dünyada iyilik diye bir şey de olmazdı. Çünkü iyilik, kötülüğün karşıtı olarak tanımlanır. Daha basit bir örnek olarak ise, yaşam olmasa ölüm de olmazdı diyebiliriz. Bu örnekler biraz uç noktada görünebilir ama yine de karşılıklı ilişkilerde de geçerli bir durumdur. Zıtlık varlığın temel özelliklerinden biri olduğu için insanlar arasında da zıtlıklar bulunur ve bu zıtlıkları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Önemli olan ilişkiyi korumak adına tarafların ‘’dış otorite’’ ye göre zıtlıklarını yaşanabilir dereceye getirmeleridir. Ya da tarafların ilişkideki güç savaşında dengeye ulaşmak adına bazı fedakarlıklar da bulunmalarıdır.

Sen ve Ben İlişkisi: Musevi filozof ve tanrıbilimci olan Martin Buber, ilişkileri ‘’Ben-Sen İlişkisi’’ ve ‘’Ben-O İlişkisi’’ olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Ben-Sen ilişkisi eşitler arasındaki karşılıklı ilişki iken; Ben-O ilişkisi tıpkı kişi ile eşya arasındaki ilişkiye benzeyen bencil ve manipülatif bir ilişkidir. Olması gereken ideal bir ilişki Ben-Sen ilişkisi üzerine kuruludur. Ancak doğası gereği bencillik eğilimi olan insan bazen farkında olmadan dahi Ben-O ilişkisine dönebiliyor. Bu konuda Kant, ilişkideki karşı tarafa araç olarak değil de amaç olarak davranmamız gerektiğini belirtir. Bu konudaki ayrımı bilmek davranışlarımızı düzeltmemizde bize yol gösterecektir.

İLİŞKİYE SON NOKTAYI KOYMA

     İlişkilerimizin sona ermesinin en büyük nedenlerinden biri de ‘’yapıcı bencillik’’ ile ‘’yıkıcı bencillik’’ ayrımına dikkat etmememiz ve bu durumun ilişkiye son noktayı koymasıdır. Kitapta bu konuya verilen bir örneğe göre; Larry birbirlerine bağlılıkları konusunda ciddi şekilde konuşmak için Carol’ a yaklaştığında, Carol bu konu hakkındaki gevelemelerini daha fazla dinlemek istemediğini söyleyerek para karşılığında kendisini dinleyecek birilerini bulmasını önermişti. Carol’ ın bu yaptığı yıkıcı bencilliğe verilebilecek bir örnek. Sonuçta aşk ilişkisine girmek aynı zamanda o kişiyle süregelen bir diyaloğa da girmektir. Marinoff bu durumu şöyle açıklar: Yuva sadece yüreğinizin olduğu ve sizi içeri almak zorunda oldukları yer değil; aynı zamanda insanların söylemek zorunda olduğunuz şeylere ilgi duyduğu yerdir. Size gizli güdüler olmaksızın bir insan olarak ilgi duyulan, siz olduğunuz için değer verilen yerdir.  Yıkıcı bencillikle davranmak ilişkiye son noktayı koyar.

İŞ HAYATI

     İş konusunda Voltaire şöyle demiştir; ‘’İş bizi üç büyük kötülükten korur: can sıkıntısı, ahlaksızlık ve yoksulluk’’. William Edward Burghardt Du Bois ise; ‘’İşinizden elde ettiğiniz kar, o işin size verdiği doyum ve dünyanın o işe duyduğu ihtiyaç olmalıdır. Bununla, hayat cennet olur ya da cennete mümkün olduğu kadar yaklaşabilirsiniz. Bunlar olmadan, yani nefret ettiğiniz, canınızı sıkan ve dünyanın ihtiyaç duymadığı bir iş ile hayat cehenneme döner.’’

     Vaktini sürekli saate bakmak, hafta sonunu iple çekmek veya maaş gününü beklemekle geçiren insanlar işlerinden ziyade işlerinin getirileriyle ilgilenirler. Bu durumdaki bir kişi her şeyi bir kenara bırakıp işinin getirilerine odaklandığı için kendi emeğini de verimsizleştirir. Bunun aksine işini hizmet ruhuyla ve severek yapanlar ise canla başla işlerine bağlı olduklarından emekleri zenginleşir ve hizmet verdikleri işveren veya müşterinin memnuniyeti de artar. Böylece emekleri daha da zenginleşerek karşılığını alırlar. Marinoff bu durumu şöyle bir benzetmeyle açıklar: ‘’İşinizi iyi yaparsanız, işinizin meyveleri kendiliğinden olgunlaşır. Ancak iyi çalışmak yerine meyvelerin tadına bakma hayallerine dalarsanız meyveler asla olgunlaşmaz.’’

Anlamlı Çalışma

Yeteneklerinize uygun bir iş bularak çalışma günlük yaşamı anlamlı kılarak insana amaç duygusunu verir. Anlamlı bir iş ise anlamlı bir yaşam imkanı verir.

Denemek

‘’Bir iş fırsatının size uygun olup olmadığını anlamanın tek bir kesin yolu mevcuttur: denemek.’’ Denemedikçe gerçeği bilemeyebilirsiniz. Ayrıca bu deneyimleriniz hakkında düşünüp dersler çıkarmazsanız ilerlemenizde size faydaları olmaz.

Yaptığımız İş

Zen Budizm’i temel, günlük işlerimiz konusunda değişik bir bakış açısı sunar. Zen’ e göre rutin işler kendi başlarına dahi çok önemlidir. Budizm geleneğinde insan ancak kibrini yendiği ölçüde gelişir. Bu kibri yenme aşamasında ise günlük basit işlerimiz dahi çok etkili bir meditasyon tekniği olabilir. Dikkatle girişilen her iş kendimizi geliştirmede etkili bir meditasyon yöntemidir. Bu yüzden Zen inzivalarında meditasyon kadar çalışma da vardır. Hiçbir iş aşağılık değildir ve yapılan iş o kişinin kim olduğunu göstermez. Bu konuya verilebilecek en iyi örnek Gandhi olabilir. Büyük bir lider olan Gandhi, Hindistan üzerindeki İngiliz tekelini kaldırmak amacıyla İngiliz mallarını kullanmamıştır. Pamuk ipliğini kendisi eğirerek, kendi evinde yaptığı giysileri giymiştir ve bunu başkalarına da öğretmiştir. Hindistan Bağımsızlık Hareketinin öncüsü Mahatma Gandhi, büyük bir ulusun lideri, evde oturup ip eğiriyorken bizim de en azından bundan bazı dersler çıkarmamız gerekir.

NEDEN AHLAKLI VEYA ETİK OLMALI

      ‘’ Bu İYİ ve KÖTÜ sözcükleri… daima onları kullanan kişiye göre kullanılmıştır: Açıkça ve kesinlikle öyle olan hiçbir şey yoktur.’’ der Thomas Hobbes.

ANLAM VE AMAÇ BULMAK

Can Sıkıntısı: Amaç kaybının en yaygın nedeni can sıkıntısıdır. Can sıkıntısı neredeyse benzersiz bir şekilde insana özgü gibidir; başka hiçbir hayvanın doğal ortamında can sıkıntısı belirtisi görülmez. Başka hayvanlar aslında sıkılamayacak kadar meşguldür. Yiyecek arar, başkalarına yem olmamaya çabalar, bölgelerini savunur, eş arar, yavrularını yetiştirir, gelecek mevsim için hazırlık yaparlar. Bu, vahşi hayvanlar için ve hatta hayatta kalmaları insanlara bağlı olan evcil hayvanlar için dahi geçerlidir. Esir düşen hayvanlar (örneğin hayvanat bahçelerinde kafese kapatılan vahşi hayvanlar) ise anormal ve çılgınca davranışlarla beraber can sıkıntısı da gösterir; ancak bu durum hayvanın kendisinden değil esaretten kaynaklandığı için dikkate değer sayılmaz.

 

     Bu yazdıklarım kitabın değişik yerlerinden yapılan alıntılardır. Yazımda yer alan düşüncelerin tamamı kitabın yazarı olan Lou Marinoff’ un düşüncelerinden ibarettir. Bu konuları daha ayrıntılı bir şekilde incelemek isterseniz kitabı okuyabilirsiniz.