Operadaki Hayalet - Gaston Leroux
Operadaki Hayalet - Gaston Leroux
Operadaki Hayalet - Gaston Leroux
Operadaki Hayalet - Gaston Leroux

Operadaki Hayalet - Gaston Leroux

19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’ da doğaüstü ve ruhsal olaylara inanç en üst düzeye çıkmıştır. İşte böyle bir zamanda meşhur Paris Opera Binasında yaşanan korkunç ve gizemli bazı olaylara bir hayaletin neden olduğuna inanılır ve bütün Paris bu konu hakkında konuşur. Bu yazdıklarım ‘’Operadaki Hayalet’’ adlı romanın içeriğinden değil. Bu gerçekten yaşanmış bir olay. Kitabın yazarı olan Gaston Leroux, hayatının bir döneminde gazeteci ve araştırmacı olarak çalışmıştır. Kitabının başında, 1880’lerde Paris Opera Binasında yaşanan olayları kendi araştırmalarıyla nasıl gün yüzüne çıkardığını okuyuculara tanıtır. Daha sonra bu araştırmalarını ve keşiflerini bir roman haline getirir ve 1911 yılında yayınlanan ‘’Operadaki Hayalet’’ romanı karşımıza çıkar. Operanın hayaleti pek çok operaya ve tiyatroya konu olarak meşhur olsa da Gaston Leroux da yazdığı kitabıyla o dönemlerin havasını  yakalamayı başarmış ve operanın hayaletini kitap olarak kitlelere tanıtmıştır. Leroux, Paris Opera Binasında gerçekten bir hayalet olduğunu bize şu sözleriyle anlatır: ‘’Ben onu tanıdım, gerçekti ama bir hayalet gibi yaşıyordu.’’

Önemli Not: Bundan sonra yazacaklarımı kitabı okumadan önce okumayın. Operadaki Hayalet romanının en eğlenceli noktalarından biri gizemli olması. Bu yüzden burada yazacağım şeyler kitabın pek çok önemli noktasını açığa vuracaktır. Romanı okumayı planlıyorsanız yazımın bundan sonrasını okumamanızı tavsiye ederim.

Gaston Leroux’ un yazdığı Operadaki Hayalet adlı romanın baş karakteri ‘’Erik’’ adlı bir hayalet. Paris Opera binasını kendine mesken tutmuş Erik, gerçekten de bir hayalet mi yoksa sadece başkalarının inancının ona biçtiği bir kostüm mü? Operadaki Hayalet romanı gerçek olaylara dayanıyor. Yazar kitabın başından başlayarak bir araştırmacı gözüyle o dönem Paris Opera Binasında geçen olayları aktarıyor.

Erik…

Zavallı, mutsuz Erik…

Bu kadar ürkütücü derecede çirkin başka bir insan yoktur. Kafasındaki üç tel saçı, neredeyse olmayan burnunda iki koca burun deliği ve bir ölünün kafasına benzeyen bir kuru kafa…

Erik’ in çirkinliğini bu kelimeler tam olarak anlatıyor mu emin değilim. Doğuştan gelen bu çirkin yüzü nedeniyle annesi tarafından dahi sevilmemiş, annesi de dahil tek bir kişi tarafından dahi öpülmemiştir. Öyleki; annesi Erik küçük bir çocukken suratına bir maske fırlatır ve bu maskeyi bir daha çıkarmamasını söyler. Annesinden, ona hayat veren canlıdan dahi böyle bir muamele gören Erik’ e diğer insanların nasıl davrandığını bir düşünün. Babasını da küçük yaşta kaybeden Erik, böyle bir yaşama daha fazla katlanamayarak evden kaçar ve Avrupa’ nın çeşitli ülkelerini gezer. Sonunda bir gezici sirke katılır ve sirk sahibi Erik’ i yaşayan bir ceset olarak gösterilerde sergiler.Bu çirkinliğine rağmen Erik doğuştan bir dehadır. Özellikle müzik alanında. Pek çok konuda o derece ustadır ki eğer bu çirkinliği olmasaydı en muhteşem insanlardan biri olurdu.Omuzları üzerinde taşıdığı kurukafaya rağmen sirk gösterilerinde muhteşem yeteneğiyle şarkı da söylemesi Erik’ in meşhur olmasını sağlamıştır.  Rusya’daki bir sirkte Erik’ i gören bir tüccar…

Bu şekilde özet yazmak asıl amacım değildi aslında. Kendimi kaptırmışım. Asıl yazmak istediğim Erik ve Christine hakkında, okuduğumda o duyguyu tekrar alabileceğim birkaç cümleydi. Erik ve Christine’i şu cümlelerle anlatabilir miyim acaba? Baştan başlıyorum:

Erik doğuştan gelen bir çirkinliğe sahiptir. Öyleki annesi dahi Erik’ in yüzüne bakmaktan kaçınır, suratına doğru fırlattığı maskeyi sürekli takmasını söyler. Omuzları üzerinde taşıdığı kurukafa misali kafasıyla, kulaklarının arkasından düşen üç tel saçıyla, karanlıkta adeta parlayan sarı gözleriyle, soğuk ve bir deri bir kemik kalmış elleriyle Erik, hayatı boyunca hiç sevilmemiştir. Hayatı boyunca yalnız kalmış Erik’ in tek isteği ise normal bir hayat. Herkes gibi küçük bir dairesi, bir işi, pazar günleri gezmeye çıkarabileceği ve kendisini seven bir eşi… Bu saf isteklerine rağmen toplumdan dışlanan Erik, Paris Opera Binasının mahzenlerine bir ev inşa edip, bu yeraltında yaşamaya başlar.

Dünyada eşi bulunmayan çirkinliğine rağmen Erik bir dehadır. Müzik yeteneğiyle adeta cenneti yeryüzüne indirir. Müzik dışında pek çok işte de uzmanlaşmıştır. Örneğin Paris Opera Binası inşa edilirken baş usta yardımcılarından biri olarak çalışmış, binanın inşasına ara verilince de bina üzerinde kendi başına çalışmaya devam edip opera binasının altındaki gölün ortasına kendisi için bir ev inşa etmiştir. Burada yaşamaya başlayan Erik, bina içinde kendi tasarladığı pek çok gizli geçit aracılığıyla Opera Binasını adeta kendi kalesi haline çevirmiştir.

Kitabın baş kadın karakteri olan Christine Dae ise opera şarkıcılarından biridir. Ancak operanın baş şarkıcısı olmaktan uzaktır. Küçükken, babasından müzik eğitimi alan Christine, babası öldükten sonra müzik konusundaki hevesini kaybeder. Babası küçük Christine’ e ‘’müzik meleği’’ hakkında hikayeler anlatmıştır ve her büyük müzisyenin hayatlarında en az bir kez müzik meleğince ziyaret edildiğini söyler. Müzik meleği hakkındaki bu hikaye ise Erik ile Christine arasındaki bağın temelidir. Babası öldükten sonra bütün müzik hevesini kaybeden Christine, katıldığı müzik okulunu dahi bir robot gibi şarkı söyleyerek bitirir.

Operada gönlünce hareket eden maskeli Erik, loca beşten kimi gösterileri izler. Erik’ in gözünde, bu müzik dehasının gözünde, Paris Operası’nın müziği bir çöpten başka bir şey değildir. Ancak bir gün Christine’ i görüp ona aşık olur. Çirkinliğinin gayet farkında olan Erik, Christine’ in odasına açılan gizli geçit sayesinde kendini göstermeden Christine ile konuşur. Gizlendiği yerden söylediği şarkı ile Christine’ i adeta yeryüzünden alıp cennete yükselten, müziklerin en mükemmelini Christine’ e dinleten Erik, Christin’ in ‘’Sen müzik meleği misin?’’ diye sorduğu soruya ‘’Evet, ben senin babanın cennetten yolladığı müzik meleğiyim’’ diye cevap verir. Bu andan sonra Erik, Christine’ e müzik dersleri vermeyi teklif eder. Erik’ in o büyüleyici sesini duyan Christine’ in bunu reddetmesi mümkün mü?

Erik’ in hazırladığı plan doğrultusunda operanın baş şarkıcısı hastalanır ve başrol Christine’ e verilir. Erik’ ten ders alan Christine bu gösteride bütün seyirciyi büyüler. Bu gösteride, Christine’ in çocukluk aşkı olan ve Christine’ i seven Raul de Chagny olaya dahil olur. Christine’ de Raul’ ü sevmektedir. Ancak müzik meleği Christine’ e ders vermek için tek bir şart koşmuştur: ‘’Kimseyle evlenmeyeceksin.’’

Erik’in nasıl olup da Operadaki Hayalet olduğu kısım kitabın gayet eğlenceli bir bölümü olduğu halde bu yazanın hedefi başka olduğu için böyle ayrıntılara yer vermiyorum. Erik’ in kendi yaptığı gizli geçitlerle operada gönlünce ortaya çıkıp kaybolması bu durumu anlatmaya yeter. Ayrıca söylemek gerekir ki; Erik’ te zamanla kendisine yakıştırılan Opera Hayaleti rolünü üstlenip buna göre hareket eder.

Christine’ i çocukluğundan beri ilk kez gören Raul, kısa zamanda operanın hayaletini ve Christine’ in müzik meleğini öğrenir. Melek veya hayalet gibi şeylere inanmayan Raul, Christine’ in kötü niyetli biri tarafından kandırıldığı düşüncesiyle Christine’ i bu müzik meleğinden kurtarmaya çalışır.

Erik bir gün maskesiyle Christine’ in karşısına çıkar ve ona aşkını ilan eder. Ancak zorla Erik’ in maskesini çıkarıp yüzünü gören Christine dehşete kapılır. Christine Erik’i sevmez ancak müziğine hayrandır. Erik’ in müzik yeteneği bir süreliğine çirkinliğini unutturur Christine’ e. Bu sıralarda, maskesini çıkarmadan önce, Erik’ in müzik meleği olmadığını Christine’ de biliyordur.

İki aşık, Raul ve Christine birlikte kaçma planı yaparlar. Ancak kaçacakları gece, Christine’ in başrol oynadığı gösterinin en heyecanlı noktasında Erik, Christine’ i sahnenin ortasından kimse görmeden kaçırır. Çılgın gibi Christine’i arayan Raul ise Erik’ i eskiden beri tanıyan Acem ile tanışır ve birlikte Christine’ i kurtarmak amacıyla opera mahzenlerine, Erik’ in evine doğru giderler. Burada Erik’ in tuzağına düşerler ve işkence odasında ölmek üzeredirler.

Erik ise Christine’ e bir süre vermiştir. Süre dolduğunda Christine ya Erik’ in evlenme teklifini kabul edip karısı olacaktır ya da reddedip Erik’ le birlikte ölecektir. Opera mahzenlerine depolanmış fıçılar dolusu barut Christine’ in cevabına bağlıdır. Hem ölmek üzere olan Raul ve Acem’ i hem de operadaki yüzlerce insanı kurtarmak için Christine, Erik’ in teklifini kabul eder. Bunun üzerine Erik, Raul ve Acem’ i işkence odasından çıkarır. Raul’ ü bir süre daha zindanda esir tutan Erik, Acem’i serbest bırakır.

Maskesini çıkarmış Erik, Christine’ e doğru yaklaşır. Bütün çirkinliğiyle önünde duran Erik karşısında Christine kafasını dahi çevirmez. Öylece, usulca durup Erik’ e bakar. Yavaşça Christine’ e yaklaşan Erik, usulca Christine’ in alnına bir öpücük kondurur. Hayatında ilk kez bir kadını öpmüştür. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Erik, Christine’ in ayaklarına kapanır. Ömrü boyunca çektiği yalnızlığın gözyaşlarını döker.

Erik, Christine’ in kendisini sevmediğini biliyordur. Christine ve Raul birbirlerini severlerken nasıl onlara engel olabilir? Sonunda Raul’ ü de serbest bırakarak Christine’ e Raul ile birlikte gitmesini, mutlu olmasını söyler. Buna karşılık Erik’ in Christine’ den tek bir isteği vardır: Gazeteden ölüm haberini görünce buraya dönüp cesedini gömmesini ister. Oradan ayrılmadan önce Christine, Erik’ in karşısına geçip bu kez kendi isteğiyle Erik’ in alnına küçük bir öpücük kondurur.

Raul ve Christine Paris’ten kaçıp başka bir yere giderler. Erik ise aşkından ayrılmanın acısıyla daha fazla yaşayamayacağını anlayarak ölümünü bekler.

Erik öldükten sonra ölüm haberini alan Acem gazeteye ilan verir. Christine sözünde durarak Operanın altındaki Erik’ in evine geri dönerek cesedini gömer.

İleride bu satırları tekrar okuduğumda zavallı Erik’e aynı şekilde üzülür müyüm acaba? Kitabı baştan okumuş kadar olmasam da Erik’ in acısını anlamama yeter sanırım.

Erik…

Zavallı, mutsuz Erik…