Mankurt Ne Demek

Mankurt Ne Demek

Kavram Hakkında Genel Bilgi: ‘’Mankurt’’, Cengiz Aytmatov’ un ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romanının temeline oturttuğu kavramlardan biridir. Mankurt hakkındaki ilk bilgilerden biri Kırgızların milli destanı olan ‘’Manas Destanı’’ nda yer almaktadır. Kısaca özetlemek gerekirse, mankurt; ‘deri geçirme işkencesi’ sonucu bilincini kaybeden, geçmişini, ailesini unutan sadece temel bazı içgüdüleriyle hayatta kalan bir köledir.

Türk Dil Kurumuna göre mankurt; ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan anlamlarına gelen bir sıfattır. Ancak bu kelimenin tarihi kökeni ve bundan yola çıkarak eserinde işleyen Cengiz Aytmatov' un anlatımına bakarsak mankurt kavramı hakkında çok daha iyi bir fikre sahip olabiliriz.

Aytmatov mankurtlar hakkındaki ilk bilgilerini, gençlik yıllarında, ünlü Manasçı Sayakbay Karalaev (1894-1971)’ den öğrenmiştir. Buna göre Manas Destanında; henüz çocuk olan Manas’ ın yaramazlığı ve dayanılmaz gücünden korkan Kalmuklar, ‘’onu mankurt edelim’’ demişlerdir.

1960’lı yıllarda ünlü Manasçıya mankurt’un anlamını soran Aytmatov şu cevabı alır: ‘’Geçmişte, Kalmuk ve Kırgız çatışmaları sırasında iki taraf, mal-mülk ganimetle birlikte tutsak da alırlardı. Tutsağı güvenle elde tutmanın en emin yolu, onu mankurt etmektir. (Yazımın ilerleyen kısmında anlatacağım ‘deri geçirme işkencesi’ sonrasında) Tutsak bir hafta veya on gün sonra ya ölür ya ‘mankurt’ a dönermiş. Ölürse azaptan kurtulur, diri kalırsa; adını, geldiği soyu, bütün mazisini unutur, sadece efendisinin isteklerini yerine getiren kaba kuvvet sahibi bir köle haline gelirmiş. İnsanoğlu, saçlarını diken diken eden nice zulüm keşfetmiştir. Ancak bu facianın dengi olmaz.’’

İşte Aytmatov, Manas Destanında geçen bu ‘Mankurt’ kavramına modern ve evrensel bir anlam yükleyerek Gün Olur Asra Bedel adlı romanında kullanmıştır.

Aytmatov’un Anlatımıyla Mankurt: Aytmatov ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romanında mankurt kavramını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Bazı tarihi bilgilerle birlikte kölelerin nasıl mankurt haline getirildiğine de kitabında yer vermiştir.

Vakti zamanında, başka yerlerden gelip Sarı-Özek Bozkırını işgal eden Juan-Juanlar, bölgenin otlakları ve su kuyuları için yerli göçebe aşiretleri ile sürekli savaşmışlar. Bu aşiretlerden başlıca olanı da Naymanlar’ dır. Bu savaşlar sırasında yağmalanan mallar kadar esir alınan askerler de olur. Juan-Juanlar aldıkları esirlerden genç ve güçlü olanları ayırır diğerlerini satarlar. Satılan köleler ise aslında şanslı olanlardır. Çünkü Juan-Juanlar satmadıkları esirleri kendi hizmetlerinde kullanmak için köle yaparlar. Bir köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır diye anlatır Aytmatov. İşte bu yüzden Juan-Juanlar esirleri üzerinde, insanın hafızasını yitirmesine, delirmesine neden olan bir işkence usulü uygular. Bu işkenceden sağ kalan esirler birer mankurta dönüşmektedir. Kim olduğunu, geçmişini, anasını, babasını, hangi kabileden geldiğini hiçbir şeyi bilmeyen biri haline gelen bu köleler efendileri için çok avantajlı olur. Bilinci, benliği yok edilen bu köleler itaatli bir hayvan olur adeta. Kaçmayı düşünmeyen, hiçbir tehlikesi olmayan, efendisinden başkasını dinlemeyen ve bir parça ekmekle karnını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen bir köle… Kendi adına düşünemediği için memnun olmadığı, şikayetçi olduğu herhangi bir durum da olmaz. Bu yüzden en pis ve zor işleri dahi hiçbir şikayette bulunmadan yerine getirirler. Sarı-Özek gibi ıssız bir bozkırda, gündüzleri dayanılmaz sıcak altında, geceleri de aşırı soğukta deve sürülerini gütmek gibi çok zor olan işlerini mankurt kölelere yaptırır Juan Juanlar. Bir mankurtun tek ihtiyacı, donmaması için eski de olsa birkaç parça elbise ve açlıktan ölmemesine yetecek kadar yiyecek… Köle sahibine sağladığı bu kadar fayda sayesinde mankurt köleler diğer kölelere kıyasla çok daha değerlidir. Bir mankurt, kendini incetebileceğine yönelik herhangi bir endişe veya düşünceye sahip olmadığı yani kendini sınırlamadığı için, bu kölelerin neredeyse insanüstü bir güce sahip olduklarını da söylemek yerinde olur. Mankurt kölenin efendisine sağladığı bütün bu avantajlar nedeniyle Juan Juanlar arasındaki bir geleneğe göre, aralarında çıkan bir kavgada mankurt olan bir köle öldürülürse bunun için ödenecek tazminat, hür bir insanın öldürülmesi sonucu ödenecek tazminattan üç kat daha fazladır.

Savaşta yakınları esir düşen kişilerin bu yakınlarını kurtarmak istemeleri gayet doğal bir durumdur. Ancak Juan-Juanların esir aldığı birinin mankurt yapıldığı öğrenilirse artık o mankurtu en yakınları bile kurtarmak istemezmiş. Ne fidye ödeyerek ne de zor kullanarak kurtarmaya çalışmazlar. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktur adeta. Fazla konuşmaz, hiçbir şey hatırlamaz ve efendisi olarak gördüğü kişinin emirleri dışında kimseyi de dinlemez. Yaşadıkları işkencenin etkilerinin ortadan kaldırılması ise mümkün değildir. Bu yüzden Juan-Juanlara esir düşenler, yakınları tarafından genelde öldü kabul edilir. Buna rağmen, Aytmatov’ un romanında anlattığı efsaneye göre; Nayman Ana, oğlu mankurt yapıldığı halde onu kurtarmak ister. Hafızasını düzeltip onu evine geri götürmek ister. Ancak ne yapsa çare etmez. Mankurt haline getirilen oğul, Juan-Juanların verdiği emirle, göğsüne ok atarak anasını öldürür. Efsanede Nayman Ana‘nın öldüğü ve gömüldüğü yere de ana barınağı, ana huzuru anlamında ‘’Ana-Beyit’’ mezarlığı denir. Bölgenin en çok saygı gören, sevilen, bilgili ve haklı bir üne sahip olanlarının gömüldüğü bir mezarlık olur burası. Adeta, mankurtluğa karşı çıkanların sembolüdür bu mezarlık.

Deri Geçirme İşkencesi: Gün Olur Asra Bedel adlı romanda anlatılanlara göre; Juan-Juanlar, insanın hafızasını yitirmesine yol açan bir işkence usulüyle esirlerini mankurt köleler haline getirirlermiş. ‘’Deri Geçirme İşkencesi’’ adı verilen bu işkence sonrasında esir ya acılar içerisinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen kaybeden bir mankurt haline gelir. Geçmişini bilmeyen bir köle olur.

Juan-Juanlar, mankurt haline getirmek istedikleri esirlerin önce başını kazırlar. Saçlarını kökünden çıkarırlar. Bunu yaparken bir yandan da usta bir kasap hemen orada bir deve keser ve derisini yüzer.

(Görüntü: ''Vahşetin Davulları'' adlı, mankurt efsanesini işleyen filmden. Deri geçirme işkencesine hazırlanan savaş esirinin saçları kazınıyor. Arka planda da usta bir kasap deve kesiyor.)

Deve derisinin en kalın yeri boyun kısmı olduğu için önce boyun derisini yüzer. Sonra bu deriyi parçalara ayırıp, esirlerin, saçları kazındığı için, kan içinde kalan başına sımsıkı sararlar. Bir devenin boynundan beş-altı esirin başını sarmaya yetecek kadar deri çıkar. Esirlerin başına sarılan taze deri, bağcıklarla, şakaktan sıkılarak sağlam olarak bağlanır. Aytmatov başa geçirilen bu deriyi, günümüzde yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzetir. Ardından, kafasına deri geçirilen esir başını yere sürtmesin diye, boynuna bir kütük veya tahta kalıp bağlarlar. İşkence sırasında acılar içinde kıvranan esirin çığlıkları duyulmasın diye yerleşim yerinden biraz uzakta, bozkırın açıklık bir alanında elleri ve ayaklarından yere bağlanır. Ayrıca, bu esirlerin yakınları bir baskın düzenleyip, henüz mankurt haline gelmeyen esirleri kurtarmasınlar diye başlarına nöbetçi de dikilir. Uçsuz bucaksız bozkır düzlüğünde gizli bir saldırı da pek kolay olmadığı için bu nöbetçilerin işleri nispeten kolay olur.  Boynuna ağırlık bağlanan, el ve ayaklarından yere sabitlenen esir ne kadar uğraşsa da çare etmez. Bozkırın kavurucu güneşinin altında, aç ve susuz bir şekilde birkaç gün bu şekilde bırakılırlar.

Bu işkenceye maruz kalan esirlerin çoğu mankurt haline gelmeden ölür. Beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalıp mankurt olur. Buna rağmen tek bir esir bile sağ kalsa, mankurta dönüşse Juan-Juanlar amaçlarına ulaşmış olur. Artık itaatkar, kendi adına düşünemeyen bir mankurt köleleri vardır ve böyle bir köle, pazarda, güçlü kuvvetli on esir değerindedir.

Mankurt haline getirilmeye çalışılan esirlerin çoğunun ölmesinin nedeni açlık veya susuzluk, güneş çarpması değildir. Esirlerin birçoğunun ölmesinin asıl nedeni başlarına sarılan taze deve derisidir.  Esirin başına henüz taze, soğumamış olarak geçirilen deve derisi güneş altında kuruyup büzülür ve esirin kafasını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar verir. Bir yandan kuruyan deve derisi esirin kafasını sımsıkı sararken bir yandan da kazınan saçları yeniden büyümeye başlar. Aytmatov, Asyalıların saçlarının fırça gibi sert olduğu hatırlatmasını da yapar. Kazınan sert saçlar deve derisi nedeniyle dışa doğru uzayamaz ve ters dönüp, diken gibi esirin kafasına batar.

Bütün bunların neden olduğu dayanılmaz acılar sonucu esir ya ölür ya da aklını hafızasını yitirir. İşkencenin beşinci günü sağ kalan var mı diye bakmaya gelen Juan-Juanlar sağ kalıpta mankurt haline gelen esirlerin bağlarını çözer, yiyecek ve içecek verip eski sağlığına kavuşmasını sağlarlar.

(Görüntü: Vahşetin Davulları adlı filmden. İşkencenin sonunda sağ kalan var mı diye bakmaya gelen Juan-Juan. Tek bir esir dahi işkenceden sağ kurtulup mankurta dönüşmüş olsa bu onlar için büyük bir başarı sayılır.)

Cengiz Aytmatov romanında mankurtu şöyle anlatır: ‘’…mankurt; isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık…’’

Juan-Juanlar Kimdir: Cengiz Aytmatov’un ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romanındaki ‘Nayman Ana Efsanesi’ nin anlatıldığı bölümde Juan-Juanlar hakkında yer alan bilgilere göre, güneydoğu Asya sınırlarından sürüldükten sonra kuzeye doğru akın etmiş ve su kuyuları, otlakları nedeniyle Sarı-Özek bozkırını işgal etmişlerdir. Sarı-Özek’te hükmettikleri toprakları genişletmek ve köle toplamak için bölgenin yerli aşiretleri ile sürekli savaşlara tutuşmuşlardır. Zamanla bölgedeki otlakların küçülmesi ve su kaynaklarının kuruması nedeniyle Juan-Juanlar sürülerini toplayıp günümüzde Volga denen İdil Nehri tarafına gitmişler. Bir söylentiye göre lanetlenmişler ve kışın İdil Nehrinin üzerinden geçerken buzlar kırılmış ve çoluk-çocuk, malları ve hayvanlarıyla buzların altında kalmışlar.

Tarihi kaynak ve araştırmalar Juan-Juanların kesin kökenini tespit etmekte yetersiz kalmaktadır. Ancak Juan-Juanların Moğol kökenli olduğu çoğunlukla kabul gören bir görüştür. Juan-Juanların Avarlar kökenli olduğunu savunanlar da vardır. Juan-Juan adının manası da net olarak ortaya konamasa da Türkçe kaynaklı olabileceğini ve ‘’cüce’’ anlamına gelebileceğini söyleyen görüşler mevcuttur. Juan-Juan=Jui-Jui=Ju-Ju=çürce(t)=cuce(n)=cüce(ler) şeklinde ses ve anlam bakımından yapılan benzetmeyle bu sonuca varılmakta. Kısacası Juan-Juanlar hakkında araştırmalar devam etmektedir. Bunların Moğol veya Türk kökenli oldukları şeklinde değişik görüşler mevcut. [1]

Gün Olur Asra Bedel Adlı Romanda Mankurt Kavramı-Aytmatov’un Kavrama Yüklediği Anlam: Mankurt kavramının günümüzde yaygın olarak kullanılmaya devam etmesinin başlıca nedenlerinden biri Cengiz Aytmatov’dur. Bu yüzden ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romanda mankurt kavramına yüklenen anlamlar önemlidir.

(NOT: Bu kısımda okuyacaklarınız ''Gün Olur Asra Bedel'' adlı romanın içeriği hakkında bilgi verdiği için, kitabı okumayı planlayanlar bunu göz önünde bulundurup okumaya devam etsin.)

Romanda Juan-Juanlar, deri geçirme işkencesiyle esirlerin bilinçlerini yok ediyorlar. İnsanı insan yapan özelliklerden olan iradesini; kendi adına düşünebilme, bir sonuca varabilme ve bu sonuç doğrultusunda eyleme geçebilme yeteneklerini ortadan kaldırıyorlar. İşkence sonrasında geriye kalan ise, başına dokunulmasından ölesiye korkan, geçmişini (kendisine yapılan işkence dahil) hatırlamayan, efendisinin sözünden çıkmayan bir canlıdır. Aytmatov romanında, mankurt yapılan kölenin bilincinin elinden alınmış olmasını ön plana çıkarır.

İnsan bilinç sahibi bir canlıdır. Yaşadıkça yeni şeyler tecrübe eder ve bu tecrübeler sonucu yeni şeyler öğrenerek bir seçim yapar ve kendini geliştirir. Her insanın tecrübe sonucu çıkardığı ders farklı olacağı için gelişim yönü de farklıdır. Kimi insanlar, genel olarak, toplum tarafından ‘’kötü’’, kimileri de ‘’iyi’’ olarak nitelendirilir. Buna rağmen insanoğlu bilinci sayesinde, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, gelişmeye devam edecektir. Bu noktada Aytmatov’ a göre asıl önemli olan insanın bu bilince sahip olduğudur. Eğer insanın kendi adına düşünme ve harekete geçebilme yeteneği elinden alınırsa o insanın gelişmesi artık mümkün olmayacaktır. Çünkü yaşadığı olaylar karşısında kendi adına düşünemeyecek ve kararlar alamayacaktır. Bundan sonra o insanı bekleyen tek şey ölümdür.

Aytmatov bu yüzden mankurtlaşmaya modern anlamda karşı çıkar. Pek tabi günümüzde ‘’deri geçirme işkencesi’’ ile insanların mankurt köleler haline getirilmesinden bahsetmiyor. Bahsettiği husus, insanın bilincinin dokunulmazlığıdır. Her ne kadar, Juan-Juanların yaptığı gibi işkence söz konusu olmasa da insanın bilinci çok değişik yöntemlerle köreltilebilir. İnsan, değişik yöntemlerle mankurt haline getirilebilir. Aytmatov, kendi tecrübelerinden yola çıkarak, insanların modern anlamda mankurtlaştırıldığı Sovyet eğitim sistemini eleştirir.

Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı romandan edindiğim izlenimlere göre (dolayısıyla bu konuda herhangi bir tarihi araştırmam olmadığını göz önünde bulundurun); Sovyet Rusya, Sovyetler Birliğini oluşturan sosyalist cumhuriyetleri kendi önderliğinde tam olarak birleştirerek tek bir devlet oluşturma ideolojisini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bunu yapabilmek için de, bu ideolojiye insanların karşı çıkmaması, aksine ölümüne desteklemesi için gelecek nesli (çocukları) okullarda buna uygun olarak yetiştirmeye çalışırlar. Sovyet Rusya’ nın siyasi ideolojilerinin küçük yaştan itibaren okullarda tek doğru olarak öğretilmesiyle bu hedef gerçekleştirilmeye çalışılır. Okula giden çocukları kendi adlarına düşünmeye, eleştirmeye yöneltmek yerine; kendilerine söyleneni sorgusuz sualsiz kabul etmeye yönelik eğitirler. Birliğe bağlı devletlerin kendi toplumlarının geçmişleri, dilleri, dinleri, kültürleri yerine sadece Sovyet Rusya’nın geçmişi, dili, dini, kültürü öğretilir. Belli bir siyasi amaç uğruna, kasıtlı olarak çocukların bilinçleri köreltilir. Bu şekilde yetişen insanlar adeta birer mankurt olurlar. Siyasi iktidar tarafından kendilerine söylenen her şeyi sorgulamadan kabul ederler. Kendilerine ait özgün bir düşünceleri yoktur. Soğuktan donmayacak kadar giysileri ve açlıktan ölmeyecek kadar yiyecekleri olduğu sürece hiç şikayet etmeden yaşarlar. Aytmatov’ un romanında yer alan ‘’Sabitcan’’ karakterini dikkatle incelerseniz durumun vahametini daha kolay anlamak mümkün olur.

Aytmatov işte bunu eleştirir romanında. İnsanların kendi çıkarları için diğer insanların bilinçlerine karışmasının ne büyük zararlara yol açacağını açıkça dile getirir. Dünyanın belli başlı güçlerinin kendi çıkarlarına daha uygun olacağı düşüncesiyle, insanların bilinçlerini zayıflatmanın nasıl büyük bir hata olduğunu vurgular. Tek bir insanın mankurt haline gelmesi çok büyük bir tehlike olmasa da bir toplumun mankurtlaşması insanlık adına gayet ciddi bir sorundur. Yazar, mankurtlaşan insanlığın yok olmaya mahkum olduğunu söyler.

İnsan, bilinci sayesinde insandır ve ancak bilinci sayesinde daha güzel yarınlar görebilecektir. İnsan bilincine müdahale, yapılabilecek belki de en büyük hatadır. İki büyük dünya savaşından bile daha büyük bir hata…

Aytmatov' un mankurt kavramı üzerinden bizlere vermek istediği mesajları kendi cümlelerinden okuyup bu konu üzerinde düşünebilirsiniz. Gün Olur Asra Bedel romanı hakkında bilgi veren Aytmatov şunları söyler: ‘’Bir seyahatimde trenle Kazakistan üzerinden Moskova’ya gidiyordum. Kızılorda ilinden geçerken, radyo; Baykonur’ dan bir uzay gemisinin fırlatıldığını haber verdi. Trenin penceresinden güneşin kavurduğu bozkıra bakarak derin düşüncelere kapıldım. ‘’Gün Uzar Yüzyıl Olur’’ romanını yazmak fikri o anda aklıma gelmişti. Gençliğimizde duyduğumuz mankurtluk hikayesi, hayalimde yeniden ışıklandı. Geçmiş zamanlarda kara güç sahibi, insanın başını deriden çembere alıp aklını fikrini söndürmüş. Birbirine karşı ideolojilerini öne sürüp kendi arasında çatışmaya düşen iki sistem, uzaya çıkıp birbirini tehdit ederek yerküresine ideolojik bir şire (=taze deve derisi) sararsa ne olacak? Tek insanın başına sarılan deri, değiştirilip bizim hepimizi kapsayarak sarılamaz mı? Türlü ölçülerde olmasına rağmen trajedi ortaktık. İnsanoğlunu, gerçekleşmesi mümkün olan böyle bir bela konusunda önceden uyarmak istiyorum.’’ (Kaynak: Cengiz Aytmatov ve Muhtar Şahanov’un sohbeti)

 

[1] Kürşat Yıldırım, Bozkırın Yitik Çocukları: Juan-Juanlar, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2015