Gün Olur Asra Bedel-Cengiz Aytmatov
Gün Olur Asra Bedel-Cengiz Aytmatov

Gün Olur Asra Bedel-Cengiz Aytmatov

Kitap Hakkında Genel Bilgi: Gün Olur Asra Bedel (Gün Uzar Yüzyıl Olur) adlı roman Cengiz Aytmatov’ un Aralık 1979- Mart 1980 tarihleri arasında Çolpon-Ata’ da (Kırgızistan’ da bir şehir) yazdığı eseridir. Kitap 413 sayfa. Ancak önemli bir not olarak belirtmek gerekir ki; Aytmatov’ un ‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ adlı eseri aslında ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ in uzun bir bölümüdür. Bu bölümde sisteme yönelik kuvvetli bir eleştiri yapıldığı için dönemin siyasal şartları gereği kitapla birlikte basılmadı. 1990 yılına gelindiğinde ayrı bir kitap olarak çıkarıldı. ‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ adlı bu bölüm kitabın olmazsa olmaz bir parçası olduğu için bu kitaptan hemen sonra okunması iyi olur. ‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ ta Abutalip Kuttubayev adlı karakterin tutuklandıktan sonra başından geçenler anlatılıyor.

İnternette kitap hakkında bilgi ararken denk gelmişsinizdir belki, kitabın alt kategorilerinden biri de ‘’bilim kurgu’’. Evet, kitapta uzaylılar var. Ama uzaylı temasını sevmeyenler hemen önyargıyla yaklaşmasın. Uzaylı severler de beklentilerini yükseltmesin. Çünkü bu romanda uzaylı istilası veya uzay savaşları göremezsiniz. Aytmatov, uzayda keşfedilen bu akıllı ve insana benzeyen canlı türünü bir rol model olarak kullanır. Bu uzaylıları, insanlığın ulaşması gereken bir seviye, bir örnek olarak okuyucusuna sunar. Bütün hatalarına rağmen, insanoğlunun ulaşmasını arzu ettiği bireysel ve toplumsal gelişmişlik düzeyini anlatır. Ancak, insanların böyle bir geleceğe ulaşabilmesi için mutlaka kaçınması gereken bir husus var.

Kitabın Kısa Özeti: Mahrumiyet bölgesi, Sarı Özek Bozkırı. Susuz, ıssız ve engin bozkır içinde demiryolu kenarına kurulmuş küçük bir köy, Boranlı Köyü. Bu köyde yaşayan kimsesiz bir yaşlı adam olan Kazangap’ ın öldüğü gece görür Yedigey, od alev içinde geceyi aydınlatarak göğe yükselen uzay aracını. O gece görür bu muazzam ama kendisiyle alakasız olayı. Yedigey bilemezdi, o sıralar uzayda yeni bir uygarlık keşfedildiğini. Tıpkı, en yakın arkadaşı Kazangap’ ın cenazesini Ana-Beyit mezarlığına götürdüğü günün asra bedel bir gün olacağını bilemeyeceği gibi. Yedigey’ in, Kazangap’ ın, Abutalip ’in, Nayman Ana’nın, Raymalı Aga’ nın, Cengiz Aytmatov’ un ve daha nicelerinin ‘’mankurtlaşmaya’’ karşı yürüyüşlerine tanık oluyoruz bu romanı okurken.

Bence Bu Kitabın Amacı: İnsanın bilincinin dokunulmaması gereken bir şey olduğunu vurgulayarak Mankurtlaşmaya karşı çıkmak. 

Bence Kitaptaki En Özlü Söz: ‘’…insan bunları yaşadıkça öğreniyordu ve herhalde öğrenmek için yaşıyordu.’’ 

Önemli Not: Bu noktadan sonrası kitabın konusu üzerine genel değerlendirmelerimi içereceği için kitabı okuyup bitirdikten sonra okumanız tavsiye edilir. Aytmatov gibi usta yazarların eserleri çok yönlüdür. Eserlerinden birçok ders çıkarılabilir. Her okuyucu farklı bir sonuca varabilir. Benim bundan sonra yazacaklarım nedeniyle kitap hakkında önyargılara sahip olmanızı istemediğim için bu notu yazıyorum.

Kitabın Konusunu Kısaca Özetlemek Gerekirse: Bu romanında Cengiz Aytmatov, kendi tecrübe ve gözlemlerinden yola çıkarak bütün insanları uyarmak istiyor. Uçsuz bucaksız uzay içerisinde Dünya gibi küçük bir gezegeni paylaşan insanlar olarak yanlış yaptığımız çok husus var. Bütün sorunlarımızı daha barışçıl yollarla çözebilecek iken tek yaptığımız kavgalar, savaşlar… Kurduğumuz siyasi ve sosyal düzenler ideal sayılabilecek sistemler olmadığı için dünya genelinde pek çok insanın mağduriyetine sebep oluyor. Dünyanın kaynaklarını isteklerimiz uğruna tüketip geriye çöpten başka bir şey bırakmıyoruz. Bu ve daha başka durumların nedeni ise insanların, genel olarak, bilinç düzeylerinin yeteri kadar gelişmemiş olması. İnsan olarak pek çok zayıf yönümüz var. Bilgi düzeyimiz yetersiz, benciliz, kibirliyiz, ileri görüşlü değiliz, içgüdülerimiz pek çok hususta bizi yönlendiriyor… Bu zayıf yönlerimiz nedeniyle de sorunlarımızı ideal sayılabilecek yöntemlerle çözemiyoruz. Sesimizi yükseltiyor, karşımızdakinin yakasına yapışıyor, suratına yumruğu yapıştırıyoruz. İnsanın düşük olan bu bilinç düzeyi doğal olarak insan yönetimindeki devleti de etkiliyor. İşte bu noktada Aytmatov bütün bu zayıf yanlarımızdan bir anda kurtulamayacağımızı kabul ediyor. Şu anki bilinç düzeyimizle istesek de savaşı, kavgayı, parayı bir anda bırakamayız. Sorunlarımızı bunlar olmadan çözemeyiz ama savaşı, parayı ‘’amaç’’ haline de getirmemeliyiz. Dünyanın sakinleri olarak kavga etmeye, savaşmaya, para kullanmaya ister istemez devam etsek de aklımızda hep daha iyi, ideal olanı bulundurmalı ve bunu aramalı, bunu gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Savaşlar devam etse de aramamız gereken daha fazla savaş değil; bütün gezegenin ve dolayısıyla bütün insanların faydasına olacak yöntemler olmalıdır. Bilinç düzeyimizin yetersiz olması nedeniyle kavga ettiğimizi, savaştığımızı kabul etmek, zayıf yönlerimizi kabul etmek insanoğlunun bilinç düzeyinin gelişiminde atılacak büyük bir adımdır. Cengiz Aytmatov’ un yapmaya çalıştığı şey ise bizi bu konuda bilinçlendirmeye çalışmak. (İnsanların bilinç düzeyinin yetersiz olduğunu söyledim ama burada yaptığım şey bir genelleme. Elbette bu durumun istisnaları var. Peygamberler, bazı aydın ve düşünürler gibi dünya üzerinde yaşamış sınırlı sayıdaki kişi bu genellemenin dışında. Bunlar yaşadıkları çağın ilerisinde bilgi ve bilinç düzeyine sahip olan istisnai kişiler.)

Yazar, dünya toplumunun gelecekte bilinç düzeyinin artmasıyla, romanında modelini çizdiği Orman-Göğsü Gezegeni seviyesine ulaşabileceğinin umuduyla dolu.

Evet, insanlık gelişecektir. Bugüne kadar geliştiği gibi bundan sonra da gelişecek ve kavga etmeyen, para kullanmayan, birey ve toplum seviyesinde yüksek bilince sahip bir düzeye gelecektir. Buna rağmen yazar, bu umudunun yanında ayrıca bir de korkuya sahip. Bu umudu ve korkusunu şu cümlelerle bizlere aktarıyor:

‘’Zamanla dünyalılar da ilerleyip bu düzeye geleceklerdir (Yazarın insanlara model olarak gösterdiği Orman-Göğsü Gezegeni seviyesine). Şimdiden bu umudu ve övüncü veren belirtiler var. Yine de bizi karamsarlığa iten şu düşünceden kurtulamıyoruz: Ya yeryüzündeki insanlar, trajik bir yanılma ile tarihin ancak bir ‘savaşlar tarihi’ olduğuna kendilerini inandırırlarsa? O zaman ta başından beri yanlış, çıkmaza sürükleyen bir yol tutmuş olmuyor muyuz? İnsanlar, tuttukları yolun felakete götürdüğünü, mertçe kabul etmek cesaretini gösterebilecekler mi?’’

Böylece yazar, insanların, kendi elleriyle yapacakları hatalar nedeniyle bambaşka ve oldukça kötü bir gelecek oluşturmalarından korkuyor. İnsanlar tarihleriyle, kültür ve gelenekleriyle, diğer bir deyişle bilgi birikimleriyle gelişiyorlar. İnsanlığın bilgi birikimi gelecek nesle aktarılmalı. Bunu yaparken de gelecek neslin önü kapatılmamalı, aksine bu gelişim yönünde desteklenmeli. Yazarın geleceğe yönelik umuduna gölge düşüren karamsarlığının temeli ‘’mankurt’’ bir neslin yetişmesidir.

Mankurt’ kavramı ilk kez Kırgızların milli destanı olan ‘’Manas destanında'' geçmektedir. Cengiz Aytmatov ise Manas Destanını bilen bir tarihçiden öğrendiği bu kavramı eserinde, kavrama modern bir anlam yükleyerek kullanmıştır. ‘Mankurt’ kavramını ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak inceleyeceğim için burada fazla bilgi vermiyorum. Ama kısaca değinmek gerekirse, mankurt; geçmişini, anılarını, iradesini kaybeden bir insandır. Emirleri dinleyen, kendi adına düşünemeyen, adeta içi saman dolu kuklaya benzeyen bir insan. Eski zamanlarda Sarı Özek bozkırını işgal edip, Naymanlar gibi yerli kabilelerle savaşlara tutuşan Juan Juanlar, esirlerine uyguladıkları ‘’deri geçirme işkencesi’’ ile kölelerini mankurt haline getirmişlerdir. Yaşayan ama kendi bilincine ve iradesine sahip olmayan bir köle. Aytmatov romanında Mankurt yapılmış köleden şöyle bahseder: ‘’Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt; isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık…’’

(Görüntü: Mankurt haline getirilmiş bir köle. Vahşetin Davulları adlı filmden. 1988 yapımı olan bu film Gün Olur Asra Bedel adlı romanda geçen Nayman Ana Efsanesini anlatan bölümün sinemaya uyarlanmış halidir.) 

Yukarıda açıkladığım üzere insanlar kendi iradeleri sonucu tecrübe edip öğrendikleriyle, bilgi birikimleriyle gelişiyorlar. Her nesil bu bilgi birikimini, bilinci gelecek nesle aktarmalıdır. Peki ya insanlığın bilgi birikimi gelecek nesle aktarılmazsa ne olur? Gelecek neslin iradesi elinden alınırsa ne olur? Geçmişini bilmeyen, kendi adına düşünemeyen ve emirlere itaat etmekten başka bir şey yapamayan bir nesil yetişirse ne olur? İnsanlığın gelişmesi için, kendini, çevresini, yöntemleri sorgulayan bireyler gerektiği halde bütün bunlardan aciz mankurtlar yetişirse ne olur? Aytmatov’ a göre işte o zaman insanlık yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Aytmatov’ un ‘’mankurt bir nesil’’ e yönelik bu korkusu da kendi tecrübelerinden geliyor. SSCB’nin bir parçası olan Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde doğan ve büyüyen Aytmatov, kendi tecrübesinden yola çıkarak Sovyet Rusya’nın eğitim politikasını eleştirse de bu romanında dünyaya bir bütün olarak baktığı için bu mesajlarını bütün dünya insanlarına verdiğini söylemek gerek.

(Görüntü: Sovyetler Birliği (SSCB)' nin siyasi sınırları. 1917'de kurulup 1991'e kadar varlığını sürdüren birliğin üyelerinden biri de Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti.)

İnsanlar, siyasi bir ideoloji için, bu ideolojinin devamı için ne gerekiyorsa yapmaya kalkarlarsa durum ne olur? Her geçen gün insanlığın doğrusu-yanlışı değişse de, mutlak doğruya ulaşma yolunda daha çok yol kat etmemiz gerekse de, bazı insanlar bir siyasi düşünceyi körü körüne, sorgulamadan takip edebilmekte. Bunun pek çok sebebi olabilir elbette. Psikolojik veya sosyolojik kaynaklı bu nedenleri incelemek bu yazının konusu değil, bu yüzden ayrıntıya girmiyorum. Bu insanlar belli bir siyasi düşünceyi ölümüne savunup, bütün varoluşun tek doğrusu olduğuna inanmaktalar veya bu inancı kendi çıkarlarına kullanmaktalar. Herhangi bir nedenle savunduğu düşünceyi mutlak kabul edip, ne pahasına olursa olsun gelecek nesle aktarmaya çalışırlar. Diğer bütün düşünceleri dışlayıp doğru olan tek düşüncenin kendi düşünceleri olduğunu savunur ve buna aykırı olabilecek yeni düşüncelerin oluşmasını da istemezler.

Sovyet Rusya (Doğal olarak, bu ideali gerçekleştirmek uğruna karar veren yetkililer), SSCB’ye üye olan devletlerin dahil olduğu, ayrılmaz, tek bir devlet kurma idealini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu siyasi hedef için, ayrılmaz tek bir devlet kurabilmek için birliğe üye devletlerin dil, din, kültür, gelenek gibi değerlerini şekillendirip asimile etmesi gerekir. Bu düşünceyi gerçekleştirmenin en kolay yolu ise gelecek nesli buna uygun yetiştirmektir. Aytmatov romanında buna dikkat çekiyor. Sovyet okullarında verilen eğitimle gelecek nesil belli bir kalıba sokuluyor. Birliğe üye devletlerin okullarında (Örneğin Kırgızistan) yetişen yeni neslin sorgulamayan, önlerine sunulan ideolojiyi körü körüne kabul eden ve kimi hallerde ölümü pahasına savunan bir nesil olarak yetiştirilmesi amaçlanıyor. Böylece kendi isteklerine göre şekillendirdikleri yeni nesil üzerinde amaçlarını gerçekleştireceklerdir. Bu şekilde yetişen yeni nesil, varlığını sorgulamayan, kendi ürettiği bir düşüncesi olmayan, kendi adına hareket edemeyen, emir bekleyen kukla bir nesil olacaktır. Mankurtlar topluluğu olan böyle bir nesil ise istenilen her türlü kalıba sığar. Böylece yazarın korktuğu durum ortaya çıkıyor. İnsanlar kendi hatalarıyla, Sovyet Rusya örneğinde, sorgulanabilecek bir ideoloji için, insanlığın gelecek neslini köreltiyorlar. İnsan kendi hatasıyla geleceğini köreltiyor. Halbuki Aytmatov’un romanında açıkça yazdığı üzere; ‘’İnsan yalnız Allah’a sırt çevirmez, yalnız O’na küsemez. Allah ölüm verirse, bu, hayatın sona ermesi demektir. Çünkü insan doğar ve vakti gelince ölür. Bunun dışında bu dünyada her şeyin hesabı sorulur.’’ Diyerek, devlet adı verilen insan kurumunun dahi yanlış yapabileceğini ve dolayısıyla eleştirilebileceğini, insanın doğruluğu kesin olmayan düşünceleriyle şekil verdiği devletin ve bunun ideolojilerinin kutsal bir şey olmadığını söylüyor. Düşüncelerdeki farklılıklar ve bundan kaynaklanan eleştiri insanın doğasının bir parçası ve gelişmesi için gereken şeyler. İnsan icadı bir düşünceye kutsallık yükleyerek bunu eleştirilemeyecek bir şey olarak kabul etmek ve bunu sağlamak için insanın bilincine dahi müdahale etmek insanın kaçınması gereken en büyük hatalardan biri, yazara göre.

Aytmatov, Rus eğitim sistemini eleştirmekle birlikte kitabında eğitimin nasıl olması gerektiğine de yer verir.

Dünyanın, insanların pek çok sorunu ailede verilecek iyi bir eğitimle ortadan kaldırılabilir. Yazar şöyle anlatıyor: ‘’Yedigey, bir insanın başkalarına yapabileceği en büyük iyiliğin, çocuklarını iyi terbiye etmek, iyi yetiştirmek olduğunu da anlıyordu. Bunun için başkalarının yardımına gerek yoktu. İnsan bu işe her gün zaman ayırmalı, adım adım gitmeli, kendini tamamen ailesine, çocuklarına vermeliydi. Sözgelişi, şu Sabitcan’ ı ele alalım. Daha küçük yaştan onu bir yatılı okula vermişlerdi. Sonra çeşitli okullara, enstitülere göndermişlerdi. Zavallı Kazangap, biricik oğlu iyi okusun, şehirlerde oturup iyi bir hayat yaşasın diye, elinde avucunda ne varsa harcamıştı. Sonuç ne oldu? Birçok şey öğrenmişti ama, yine de beş para etmezdi, hiçbir işe yaramazdı.’’ Böylece okulların iyi bir insan yetiştirmek, dünyayı daha iyi bir yer yapabilmek için yeterli olmadığını açıkça söylüyor. Okulda kimi teknik veya bilimsel bilgiler öğrenilebilir ama değer yargısı öğretilemez. Çok nadir olarak kimi idealist öğretmenler ancak başarabilir bunu. Kültür, ahlak ve değer yargısı bu özelliklere sahip ana-baba tarafından küçük yaştan itibaren çocuğuna verilmelidir. Çocuk yetiştirmek, Yedigey’ in de dediği gibi, bir iştir ve insan bu işe her gün vakit ayırmalıdır. Okulların siyasi ideolojiler çerçevesinde eğitim sistemlerini şekillendirebildiği de bir gerçek. Romanda, küçük yaştan itibaren olabilecek en iyi eğitimi alabilmesi için yatılı okula verilen bir çocuk olarak Sabitcan’ ı görüyoruz. Sabitcan ailesinden daha fazla yatılı okulda zaman geçirdiği için, Sovyetlerin eğitim politikasıyla yetiştiği için bu kitabın en çok vurguladığı bir şey olarak, bir mankurt olur. Aytmatov, eğitimde ailenin önemini bu şekilde anlatıyor. Kendisi de küçük yaşta babasını kaybettikten sonra annesi, babaannesi gibi yakınları tarafından büyütülür. Babaannesi’ nden eski efsane ve hikayeleri dinleyerek büyür. Ayrıca kültürel etkinliklere de götürülür. Çocukluğundan itibaren yaşadığı toprakların geçmişi ve kültürü hakkında bilgi sahibi olup yakınlarının verdiği eğitimle değer yargıları oluşur.

Böylece Cengiz Aytmatov ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı bu eserinde insanlığın gelişeceğine, daha güzel günler göreceğine yönelik umudunu okuyucusuna anlatıyor. Bir yandan da korkmadan edemiyor. Ya insanlar kendi elleriyle yapacakları hatalarla insanlığın gelişmesinin önüne geçerlerse? Ya bir insanın en ayırt edici özelliği olan ve en dokunulmaz özelliklerinden biri olan bilincini etkilemeye çalışırlarsa? Gelecek nesil mankurtlar olarak, sorgulamayan bireyler olarak yetişirse böyle bir neslin gelişmesi mümkün olmaz. İnsanlığın bugüne kadarki bilgi birikimi olan dili, dini, kültürü, gelenek ve göreneği silinirse ve insanın en kutsal özelliklerinden biri olan bilinci elinden alınmaya çalışılırsa insanlık yok olmaya mahkum olur. İnsanın düşünce yeteneğini, iradesini, bilincini köreltmeye çalışmak işlenebilecek en büyük ve korkunç suçlardan biridir. İnsanlar, insan düşüncesinin ürünü olduğu için doğruluğu veya yanlışlığı kesin olmayan, fikir ve ideolojiler uğruna insanın bilincini etkilemek gibi büyük bir hatadan kaçınmalıdır.

Nayman Ana gibi, Raymalı Aga gibi, Kazangap gibi, Yedigey gibi, Cengiz Aytmatov gibileri ‘’mankurtlaşmaya’’ karşı savaştıkça, insanın dokunulmaması gereken özelliklerini korumaya çalıştıkça, Dünya’ nın vatandaşları olan insanların daha güzel bir geleceğe ulaşabilmeleri için her zaman umut olacaktır.

Cengiz Aytmatov’un İfadesiyle ‘’Gün Uzar Yüzyıl Olur’’: ‘’Bir seyahatimde trenle Kazakistan üzerinden Moskova’ya gidiyordum. Kızılorda ilinden geçerken, radyo; Baykonur’ dan bir uzay gemisinin fırlatıldığını haber verdi. Trenin penceresinden güneşin kavurduğu bozkıra bakarak derin düşüncelere kapıldım. ‘’Gün Uzar Yüzyıl Olur’’ romanını yazmak fikri o anda aklıma gelmişti. Gençliğimizde duyduğumuz mankurtluk hikayesi, hayalimde yeniden ışıklandı. Geçmiş zamanlarda kara güç sahibi, insanın başını deriden çembere alıp aklını fikrini söndürmüş. Birbirine karşı ideolojilerini öne sürüp kendi arasında çatışmaya düşen iki sistem, uzaya çıkıp birbirini tehdit ederek yerküresine ideolojik bir şire (=taze deve derisi) sararsa ne olacak? Tek insanın başına sarılan deri, değiştirilip bizim hepimizi kapsayarak sarılamaz mı? Türlü ölçülerde olmasına rağmen trajedi ortaktık. İnsanoğlunu, gerçekleşmesi mümkün olan böyle bir bela konusunda önceden uyarmak istiyorum.’’ (Kaynak: Cengiz Aytmatov ve Muhtar Şahanov’un sohbeti)

(Görüntü: Kazakistan'da yer alan, dünyanın en büyük ve en eski uzay fırlatma üssü olan ''Baykonur Uzay Üssü''.)

Görüldüğü gibi Cengiz Aytmatov, evrensel bir boyutta mankurtlaşmaya karşı çıkmaktadır. Dünyanın önde gelen güçleri kendi çıkarları için insanları mankurt haline getirmeye çalışırlarsa, bilinç düzeylerini zayıflatmaya, onları düşünmemeye yönlendirirlerse ne büyük bir felaket söz konusu olur. İnsan bilincinin önemine romanında yer veren yazar, mankurt bir neslin nasıl bir şey olacağını romanında açıkça göstererek insanları böyle bir hatadan kaçınmaları konusunda uyarıyor.

Orman-Göğsü Gezegeni ile Dünyanın Karşılaştırması

(Bu noktadan sonra nispeten daha ayrıntılı açıklamalara geçeceğim için okumasanız da olur. Yukarıda kitapla ilgili en önemli tespitleri yaptım zaten.)

Bu bölümde Orman-Göğsü Gezegeni hakkında birkaç bilgi verdikten sonra biz dünyalıların kusurlarını, yazarın tespitlerinden yola çıkarak yazacağım. Bunlar insanların zayıf yönleri ve yaptıkları hatalar. Orman-Göğsü sakinleri ile, yani Aytmatov’ un bize model olarak gösterdiği uygarlık ile, insanların arasındaki farklılıklar. Geliştirmemiz gereken yanlarımız.

       İnsanların zayıf yönlerini, kusurlarını, yanlışlarını vurgulamak isteyen yazar, uzayda keşfedilen yeni bir yaşam formunu model olarak kullanır. İnsanların ulaşması gereken ideal seviyeyi bu uzaylılar olarak gösterir. Keşfedilen bu canlı türü ‘’Orman-Göğsü Gezegeninde’’ yaşıyor. Aytmatov bu gezegenin sakinlerini; esmer tenli, mavi saçlı, mor-yeşil gözlü olarak tasvir eder. İnce, yumuşak ve bembeyaz kirpikleri olan, ortalama 130-140 yıl yaşayan insana benzer bir canlı türü. On milyardan fazla nüfusu olan bu gezegenin sakinleri teknolojik gelişmişlik düzeyleriyle pek çok doğal yoldan enerji elde ediyor ve adeta mükemmel denebilecek bir şekilde yaşıyorlar. Önemli tek sorunları var, ’iç kuraklık’ dedikleri doğal afet nedeniyle gezegenlerinin bir kısmı her geçen yıl genişleyerek çölleşiyor. Dünyanın uydusu olan Ay’ da yaptıkları inceleme sonucu Ay’ın da bir zamanlar bu iç kuraklığa benzer bir nedenle yaşanamaz hale geldiği tespitinde bulunuyorlar. 

Aytmatov’ un burada vurgulamak istediği husus şu: Orman-Göğsü gezegeni her ne kadar ‘iç kuraklık’ denen bu afetle karşı karşıya olsa da bu afetin gezegendeki yaşamı ciddi oranda tehdit etmesi için henüz milyonlarca yıl geçmesi gerekiyor. Buna rağmen, ‘’Benden sonra tufan!’’ gibi bir düşünce içinde değiller. Gezegenin sakinleri, sanki o tehlike ile bugün karşı karşıya imişler gibi, bunu çok önemli bir mesele olarak görüyor ve bunu önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Gezegenin yıllık brüt gelirinin önemli bir kısmı, milyonlarca yıl sonra tehlikeli olabilecek bir afet için ayrılıyor. Böylece Orman-Göğsü Gezegeni sakinlerinin sadece teknolojik açıdan değil, ahlak ve sorumluluk bilincinde de çok fazla ilerlediğini görüyoruz. Aytmatov insanlar için oluşturduğu ideal modeli şu cümlelerle anlatmaya devam eder: ‘’Bu gezegenin insanları devlet denilen kurumun ne olduğunu bilmiyorlar. Para, savaş, silah gibi şeylerden haberleri bile yok. Belki uzak geçmişlerinde savaşmış, devletler kurmuş, para kullanmışlardır. Bunun sonucu olarak başka sosyal davranışlar içinde bulunmuşlardır. Ama bugünkü aşamada, devlet gibi zorlayıcı bir kuruluşu, savaş gibi mücadele biçimlerini bilmiyorlar. Eğer onlara bizim gezegenimizde ardı ardına, kesilmeyen ve yıkıma götüren silahlı çatışmaların olduğunu söylesek, anlatmaya kalkışsak, şüphesiz bunu pek saçma bulacak ya da meselelerin çözümü için çok barbarca, çok vahşi bir usul olarak göreceklerdir.’’

       Bu şekilde, Aytmatov, insanların kusurlarını gözler önüne seriyor. Biz dünyalılar ‘’Benden sonra tufan!’’ düşüncesiyle kendi eylemlerimizin gelecekte oluşturacağı etkiyi umursamadan dünyanın kaynaklarını kullanıyor ve geriye çöpten başka bir şey bırakmıyoruz. Tüketiyoruz. Tek yaptığımız bu. Aytmatov bu bencilliğimiz ve ileri görüşlü olmamamız karşısında Dünyanın uydusu ‘’Ay’’ ı adeta bir uyarı olarak gösteriyor. Eğer kendimizi geliştirmezsek, bilinçlenmezsek güzelim Dünyamızda bir gün Ay’a benzeyebilir.

       Sorunlarımızı kavgasız ve savaşsız çözemiyoruz. Öyle ki iki büyük Dünya Savaşımız dahi var. Aytmatov cephe gerisinden Dünya Savaşını basit ama etkileyici cümlelerle şöyle anlatır: ‘’Savaş çıktıktan sonra Boranlı İstasyonundan gelip geçen trenlerin sayısı birden çoğalmaya başladı. Doğudan batıya yeni askerleri, batıdan doğuya yaralıları taşıyorlardı. Doğudan batıya tahıl, batıdan doğuya yine yaralılar… Boranlı gibi bozkırda yitip gitmiş bir yerde bile hayat çarkı hızlı dönmeye başlamıştı. Soluk aldırmayan bir telaş başlamıştı. Dünyanın sonu gelmişti sanki. Nereden buluyorlardı bunca insanı? İnsan dolu katarlar birbiri ardınca hep batıya, cepheye gidiyorlardı. Günlerce, haftalarca, aylarca ve sonra yıllarca devam etti bu geliş gidişler. Batıda dünyanın bir yarısı öbür yarısı ile ölüm-kalım savaşı yapıyordu.’’ Dünya Savaşına bakan bu ‘Boranlı İstasyonu Penceresinin’ aslında ne kadar küçük olduğunu düşünün. Kırgızistan’ da bozkırın ortasında, ıssız bir yerdeki küçük bir tren istasyonundan savaşın görünümü. Savaşın dünya genelindeki etkilerinin ne kadar devasa olduğunu bu küçük pencereden bakarak hayal edebiliriz. İnsanlık resmen kendi kendini tüketmiş. Halbuki bütün bunların nedeni neydi?

Yazar insanları daha geniş bir bakış açısıyla bakmaya çağırıyor, uzaydan iki astronotun gözünden savaşı şöyle görüyor: ‘’…uzun zamandan beri, günlerce, haftalarca gezegenimizden uzakta yaşadıktan ve yerküreyi bir otomobil tekerleği kadar küçülmüş haliyle seyrettikten sonra, şu kanıya vardık ki, toplumları öfke ve umutsuzluğa sürükleyen, bazı ülkeleri atom bombasına sarılma durumuna getiren son yılların enerji bunalımı, aslında küçük çapta bir teknik meseledir ve ülkelerin birbirleriyle anlaşıp uzlaşmalarından daha önemli değildir.’’

       Dünya siyasi çatışmalardan uzak kalamıyor. Aytmatov, yine iki astronotun gözünden bu konuda şunları söylüyor: ‘’Düşünün ki, bir hokey maçında bile bir gol atıldığında bunu bir siyasi zafer gibi gören ve bundan kendi sosyal düzenlerinin üstünlüğü sonucunu çıkaran güçler harekete geçtiği zaman, ne çelişkilerin, kıskançlıkların ortaya çıkacağını, çekememezlik ve çekişmelerin olacağını çok iyi biliyorduk. Yeryüzünde siyasi çatışmalardan uzak kalmak çok zor, belki imkansız bir şey.’’

       ‘’Devrin gemi azıya almış militanları’’ da her devirde mutlaka bulunan bir grup insan. Roman karakterlerinden biri olan Kazangap’ ın babası, Stalin’ in toprak reformu sırasında iftiraya uğrayarak varlıklı toprak ağası olarak sürgüne gönderilmiş. Daha sonraları toprak sahibi olmadığı anlaşılınca serbest bırakılmış ama sürgünden dönerken ölmüş. Aytmatov, Kazangap adlı bu karakteri üzerinden bu aşırı uçtaki insanları şöyle anlatıyor: ‘’Babasının tutuklanmasından sonra, devrin gemi azıya almış militanları, o zamanlar gencecik olan Kazangap’a baskı yapmaya başlamışlar. Herkesin içinde babasını suçlamasını, onun topluma zararlı bir insan olduğunu ilan etmesini, babalıktan reddetmesini istemişler ondan. Babası gibi sınıf düşmanlarına yeryüzünde hayat hakkı olmadığını, mutlaka yok edilmesi gerektiğini, kendisinin bu yeni siyasi görüşe candan bağlı olduğunu söylemeye zorlamışlar. Kazangap bu utanç verici duruma düşmemek için başını alıp uzak diyarlara gitmiş.’’ Bir siyasi görüş uğruna bu derece ileri giden ve suçlu olup olmadığı dahi belli olmayan insanlara eziyet eden böyle insanlar da var maalesef.

       Biz insanlarda hayvanlara benzer olarak içgüdülere sahibiz. İçgüdümüzün irademizi etkilemesiyle de bazı hatalar yapabiliyoruz. Bu hususta önemli olan insanın iradesinin varlığıdır. Bu irade sayesinde içgüdüsüne karşı koyarak mantıklı, olması gereken davranışlarda bulunabiliyor. Ancak insanlar, iradesi olmayan mankurtlara dönüştürülürse bunların içgüdülerini sınırlayacak bir şey de olmaz. Yazar içgüdü konusunda Karanar adlı deve ile sahibi Yedigey’ i karşılaştırıyor. Her ne kadar develer hakkında bilgim olmasa da kitapta, Karanar, kış gelince üreme içgüdüsüyle azmış ve uzak bölgelerdeki deve sürülerine kadar gidip Yedigey’ in başına dert açmıştır. Yedigey’ in, dolayısıyla Aytmatov’ un bu durum karşısındaki tespiti şudur: ‘’Bir hayvana neyin iyi, neyin kötü olduğunu nasıl anlatırsınız? Onu buraya kadar koşturup getiren, ona bu emri veren doğanın düzeni, yaradılış kanunu idir.’’

Karanar kendi bölgesindeki dişi develerle yetinmeyip başka sürülere dadansa da sahibi Yedigey’ in de durumu pek farklı değil. Yedigey’ de kocası yakın zamanda ölen ve dul kalan Zarife’ yi çok güzel bulup, onu seviyor. Evli ve iki çocuklu olmasına rağmen, iki çocuğuyla dul kalan Zarife’yi de istiyor. Bu sevgi yüzünden her ne kadar bazen kendine kızsa da gönlüne söz dinletemiyor. Bu da Yedigey’ in yaradılışından gelen üreme içgüdüsü.  Yaradılışından gelen ve kendini karşı cinse iten duygulardan kurtulamıyor. İşte bu noktada insanın ‘’irade’’ sahibi bir varlık olması öne çıkıyor. İnsan bu içgüdüsü nedeniyle bir hata da yapsa, iradesi olduğu sürece davranışını sorgulayacak ve kendini geliştirecektir. Buna karşılık iradesi elinden alınıp mankurt yapılan bir insanın ise hayvandan farkı kalmaz.

       İnsanlar başkaları hakkında hüküm veriyorlar. Onları sınırlayıp belli kalıplara sokmaya çalışıyorlar. Bu durum romanda yer alan ‘’Raymalı Aga’nın Kardeşi Abdilhan’a Yalvarması’’ adlı efsanede görülüyor. Artık yaşlanmış bir gezgin ozan olan Raymanlı Aga ile ona aşık olan genç bir kız Begimay’ın bu aşkına toplumun ve geleneklerin karşı çıkması görülüyor bu efsanede. Geleneğe göre, yaşlanan Raymalı Aga’nın ‘’ak saçlılar’’ olarak bilinen ve toplumun yaşlı ve saygı görülenleri arasına girip elini eteğini dünyalık işlerden çekmesi beklenir. Raymalı Aga’ nın şölenden şölene gezerek ozanlık yapmasını zaten utanç verici olarak gören toplum (kabile), bir de Begimay gibi gencecik bir kız ile Raymalı Aga arasında böyle bir aşk ilişkisi karşısında iyice küplere binerek Raymalı Aga’ yı cezalandırırlar. Zorla bir kayın ağacına bağlayarak ona işkencelerin en büyüğünü yaparlar. Bu geç yaşında bulduğu aşkından onu mahrum ederler. Toplumun geleneğine aykırı bir örnek çıkması halinde mutlak doğrunun gelenek olduğu kabul edilerek buna karşı çıkan Raymalı Aga deli ilan edilir. Bu durum karşısında Raymalı Aga şunu söyler: ‘’Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele aşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun?’’

Aytmatov bu konu üzerine şunları da söyler: ‘’Raymalı-Aga ve Begimay gibi insanlar hayat yolunda karşılaştıkları zaman, birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar. Çünkü birbirlerini çıkışı olmayan, kurtuluşu olmayan, bir drama sürüklüyorlardı. Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermesidir, bundan kurtulamamalarıdır. Raymalı-Aga’ nın yakınları da sözde ona iyilik etmek isterken en büyük acıyı çektirmişler…’’ Yazar Raymalı-Aga’ nın bu halini Alman şairi ‘’Goethe’’ ile karşılaştırır: ‘’…Almanya’ da yaşamış ‘Goethe’ adında çok büyük, çok ünlü bir şairden söz etmişti. Bu büyük Alman şairi yetmişinden sonra genç bir kıza aşık olmuş, kız da sevmiş onu. Olayı herkes biliyormuş, yine de kimse Goethe’ yi bir ağaca bağlamamış, kimse onu deli yerine koymamış… Bir de Raymalı-Aga’ya yaptıklarına bakın! İyilik ediyoruz diye onurunu kırmış, hayatını mahvetmiş, aşağılamışlardı onu.’’

       Yazar, Orman-Göğüslülerin de mükemmel olmadıklarını belirtiyor. Ahlaki açıdan onların da sorunları var. Bu da Aytmatov’un, insanların ulaşabilecekleri gelişmişlik düzeyini sınırlamadığını gösterir.

Sonuç Olarak: Böylece Cengiz Aytmatov’ un insanların zayıf yönlerine verdiği örneklerden bazılarına yer verdim. Burada yazmadığım daha başka örneklerde var kitapta. Yine de anlatmak istediğimi anlatmaya yeter bu kadarı. Yazar, insanlığın zayıf yönlerini belirtip bu durumları kabul ediyor. Ama zamanla geliştiğimizi, zayıf yönlerimizden kurtulduğumuzu da söylemekten geri kalmıyor. Bu hususta Yelizarov adlı karakter üzerinden şu tespiti yapar: ‘’Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de, hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tat alır.’’ Zayıf yönlerimiz nedeniyle hata yaptığımızda hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tat alır ve kendimizi geliştiririz. Yazara göre; gün gelecek Dünya’ nın insanları da Orman-Göğsü’ nün yaşayanları seviyesine çıkacak. İnsan zayıf da olsa, birçok hata da yapsa, iradesi, kendi adına düşünebilme yeteneği olduğu sürece, hatalarından ders alarak kendini geliştirir. Ama mankurt yapılırsa, iradesi ve bilinci elinden alınırsa insanlık çöküşe doğru gider.

Not: Belirtmek gerekir ki, ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı roman hakkındaki bu yazımda yer alan siyasi, sosyolojik ve ideolojik düşünceler tamamen kitaptan edindiğim izlenimlerdir. Doğal olarak güncel olay veya kişilerle alakalı değil, yazarın aktardığı bilgiler üzerine kuruludur. Aytmatov’ un bu romanını okuyan ve hayatı hakkında kısa da olsa araştırma yapan ben, kitabın anlattıklarından bunları anladım.

Kitapta Geçen Bazı Kelimelerin Anlamları:

Konvansiyon: Anlaşma, uzlaşma, uyuşma anlamlarına gelen bir sözcük.

Parite: Tam eşitlik, tam benzerlik.

Demiurg: Hakim, yaratıcı güç, evrenin yaratıcısı. Birçok kültürde görülen Dünya’yı oluşturan ilaha eski Yunan tradisyonunda verilen addır.

Kulak: Zengin toprak sahibi. Josef Stalin’ in tarımda koleftikleştirme harekatı sonrası toprak sahibi olan kulakların ellerinden toprakları devlet tarafından alındı ve kolektif tarım çiftlikleri oluşturuldu.

Juan Juanlar: Moğol ırklı olduğu sanılan topluluk. Kurdukları devlet yıkılınca değişik bölgelere göç ettiler. Romanda Sarı-Özek’i işgal eden Juan Juanlar da bu göç hareketi sonucu bölgeye ulaştılar.

Naymanlar: Bazı boylarının Türk, bazı boylarının da Moğol olduğu söylenen bir kavim. Bugünkü Kazakistan’ın kuzeydoğusu ile Moğolistan’ın batısında yaşarken bölgedeki en önemli güçlerden biri olmakla birlikte Cengiz Han’ın müdahalesi sonucu tarih sahnesinden silindiler.  

Not: Romanda geçen Sovyetlerin Sarı-Özek Uzay Üssü'nün gerçekten var olup olmadığını hiç merak ettiniz mi? Eğer ettiyseniz Kazakistan'da bulunan Baykonur Uzay Üssü'nü araştırabilirsiniz.