Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov
Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov
Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov

Cengiz Han'a Küsen Bulut - Cengiz Aytmatov

Roman Hakkında Genel Bilgiler:

Kitap Adı: Cengiz Han’a Küsen Bulut

Yazarı: Cengiz Aytmatov

Yayın Yılı: 1990

Sayfa Sayısı: 112

 

Cengiz Han’a Küsen Bulut, dünyaca ünlü Kırgız yazar, Cengiz Aytmatov’un romanlarından biri. 1990 tarihinde yayımlandı. Aslında bu roman, başlı başına ayrı bir roman değil. Aytmatov’ un ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romanının uzun bir bölümü. Bir diğer adıyla ‘’Gün Uzar Yüzyıl Olur’’ adlı roman 1980’de yayımlandığı halde, bu bölümü on yıl kadar sonra ayrı bir kitap olarak yayınlandı. ‘Neden?’ diye soracak olursanız: Aytmatov, Cengiz Han hakkında bir efsaneye yer verdiği bu bölümde Sovyet yönetiminin, ve özellikle KGB’nin, siyasetini, politikalarını güçlü bir biçimde eleştiriyor. Bu eleştirileri nedeniyle o zamanın siyasi şartlarına göre bu bölüm kitaptan çıkarıldı. 10 yıllık zaman diliminde siyasi şartların yumuşamasıyla birlikte, ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ ayrı bir kitap olarak yayımlandı.

‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ u Anlamak İçin:

Dediğim gibi, bu kitap, aslında ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ in bir bölümü olduğu için, önce ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ i ve sonra bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Buna rağmen, önce bu kitabı ya da sadece bu kitabı okumuş olsanız bile çok bir şey kaybetmezsiniz. Cengiz Aytmatov’ un, bir bölüm dahi olsa, yoğun anlatımı ve mesajları ile dolu koskoca bir roman var karşınızda. Sayfa sayısı az olmasına rağmen…

‘’Cengiz Han’ a Küsen Bulut’’ u tam olarak anlamak için ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ i anlamak oldukça önemli. Gün Olur Asra Bedel romanıyla ilgili yazdığım ayrıntılı açıklamayı sitemde bulabilirsiniz. Burada kısaca özetlemem gerekirse;

Gün Olur Asra Bedel, mankurtlaşmaya karşı bir çeşit uyarı niteliğinde. Aytmatov bu romanında insan bilincinin, düşünme ve yargıda bulunabilme yeteneğinin önemine vurgu yaparak, bu yetenekleri elinden alınarak mankurt haline getirilen insanların geleceğinin olmayacağını, yok olmaya mahkum olacağını vurguluyor.

İnsanoğlu varoluşundan bugüne kadar, öğrendiklerini nesilden nesle aktarmıştır. Her yeni nesil geçmişten aldığı bu bilgilerle kendi tecrübelerini birleştirerek yeni doğrularını oluşturmuş ve bunları gelecek nesle aktarmıştır. Bu şekilde insanlık gelişmeye ve varlığını sürdürmeye devam eder. İşte tam da bu noktada önemli olan, gelecek nesil olan çocuklarımızın düşünme ve yargılama, sonuca ulaşabilme yeteneği. Aytmatov’ un romanında düşünme yeteneği elinden alınan ve geçmişini unutan, emirleri ve kendisine dayatılan gerçekleri körü körüne takip eden insan, bir mankurttur. Devlet denen organizasyon ve bunu işleten yöneticiler; kibir, hırs ve kişisel çıkar gibi amaçlarla insan bilincine müdahale etmemelidir. Aytmatov bu romanında Sovyet eğitim sisteminin çocukları birer mankurt haline getirdiğini de doğrudan belirtiyor. Çocuklar, insanlığın devamı için çok önemli olduğundan ana ve babaları doğuştan gelen dürtülerle onları sever, korur ve gözetirler. İşte bu, çocuk sevgisi ve çocukların önemi, Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı bölümde özellikle karşımıza çıkıyor.

KGB Nedir?

KGB (Комитет государственной безопасности: Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti: Devlet Güvenlik Komitesi), 1954 yılından itibaren Sovyetler Birliği’nde istihbarat ve gizli servis görevlerini yerine getiren teşkilat. Aslında, 1918’ de kurulan ilk Sovyet istihbarat ve gizli servisi olan Çeka’ nın devamı da denebilir. 1954 yılında Çeka’ nın adı KGB olarak değiştirildi.

‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ ta yer alan Tansıkbayev adlı karakter Kazakistan eyaletinde güvenlik işlerinde çalışan birinci sınıf bir askeri sorgu yargıcı. Romanda Tansıkbayev ve eşi, tanıdıkları bir Kazak güvenlik görevlisinin verdiği şölene katılmışlardı. Bu güvenlik görevlisi konuşma yaparken, ‘’…Dzerjinski’ nin bize devrettiği Çeka…’’ kelimelerini kullanıyor. Dzerjinski’ nin Çeka’ nın kurucusu ve ilk yöneticisi olduğunu da belirteyim.

Sarı-Özek Neresi: Sarı-Özek Aytmatov’ un ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ ve dolayısıyla ‘’Cengiz Han’a Küsen Bulut’’ adlı romanlarında kullandığı mekan olan bir bozkır. Sarı-Özek Bozkırı olarak geçiyor romanlarda. Günümüzde Kazakistan’ da Sarı-Özek (Sary-Ozek) adında bir tren istasyonu (Sary-Ozek Station) ve iki farklı bölgede iki yerleşim yeri var (Sary-Ozek - Almaty Region, Sary-Ozek - Jambyl Region). Kazakistan’ da şu anda Sarı-Özek adında bir bozkır var mı yok mu emin değilim ama geçmişte muhtemelen vardı. Aytmatov bu iki romanında yer verdiği halk hikayeleri ve efsanelerde Sarı-Özek Bozkırını mekan olarak kullanıyor. Kısacası, biz Sarı-Özek Bozkırını kurgusal bir yer olarak kabul etsek de olur. Sonuçta romanda çok daha önemli şeyler var.

Aytmatov’ un romanlarında işlediği şekilde; bu bozkır eskiden yeşille kaplı, su kuyularıyla dolu verimli bir bölgeydi. Zamanla iklimin de değişmesiyle su kuyuları kurudu, yazlar çok sıcak, kışlar çok soğuk geçmeye başladı. Şimdi ise hayatın çok zor olduğu bir bölge burası. Bozkırın ortasından geçen demiryolu Boranlı köyüne uğruyor ve yoluna devam ediyor.

 

CENGİZ HAN’A KÜSEN BULUT

(Bu noktadan itibaren kitabın içeriğiyle ilgili bilgi vereceğim için kitabı okumayanlar burada durmak isteyebilir.)

Kısaca: Cengiz Aytmatov, ‘Gün Olur Asra Bedel’ de; insanoğlunun bugüne kadar yaptığı onca hataya rağmen her defasında daha da geliştiğini, hatalarından ders alarak bir adım daha ileriye gittiğini anlatıyordu. İnsanlar kendi hatalarıyla kendilerini çıkmaz bir yola sokmadıkları sürece daha ideal bir geleceğe doğru yol almakta. Bunun mümkün olması için insan bilinci çok önemli bir yere sahip.

Aytmatov, insanların geçmişten aldıkları bilgi birikimini kendi tecrübeleriyle birleştirip vardıkları sonucu, kendi doğrularını gelecek nesle aktardıklarını, bu şekilde insanlığın geliştiğini söylüyor. Bunun için önemli olan insanın sorgulama ve sonuca varabilme yeteneği.  İşte tam da bu noktada yazar, doğruluğu-yanlışlığı tartışılabilecek siyasi bir ideoloji için gelecek neslin mankurtlaştırılmasına karşı çıkıyor. Mankurt; işkence sonucu hafızasını, dilini, dinini, ana-babasını unutan; kendi adına düşünemeyen ve efendisinin emirlerinden dışarı çıkamayan bir köle. Gelecek nesil olan çocuklar kasıtlı olarak bu şekilde, yani mankurt olarak yetiştirilirse geçmişin bilgi birikimi geleceğe aktarılamaz. Gelecek nesil doğruları-yanlışları sorgulamazsa insanlık yok oluşa doğru gider.

Bunlar, ‘Gün Olur Asra Bedel’ adlı romandan çıkarılabilecek sonuçlar. ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ da bu romanın bir parçası olduğu için ulaşılabilecek ortak sonuç değişmiyor. İnsanın özgür düşüncesine, sorgulamasına, bilgi birikimini aktarmasına engel olma ki, Dünya insanı gelişebilsin.

‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’, gelecek nesil olarak yetişen çocuklar üzerine, insanlığın devamının önemine yoğunlaşıyor. Ana-babaların çocuklarına duyduğu ve duyması gereken sevgi üzerine yoğunlaşıyor. Yazar, çocuk sevgisini, ‘varoluşun özü olan sevgi’ olarak vurguluyor.

Çocuklar en iyi şekilde yetiştirilecek, zihinleri köreltilmek yerine geliştirilecek ve böylece insanlık her geçen gün daha da gelişip daha iyi yarınlara doğru ilerleyecektir. Yaradılışın, varoluşun en temel ilkelerinden biri olan soyun devamının, insanoğlunun varlığını devam ettirebilmesinin önemini vurguluyor. Bu romana göre; doğa kanunlarından biri olan soyun devamına müdahale eden devlet, ilahi desteğini kaybederek çökmeye mahkum olur. Bir insanın en temel amacı sayılabilecek çocuk sahibi olma ve bilgi ve tecrübelerini bu çocuğa aktarıp en iyi şekilde yetişmesini sağlama insanların, fikirlerin, ideolojilerin müdahale etmemesi gereken bir nokta.

Romanda Cengiz Aytmatov, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Cengiz Han’ın yaptığı ortak hatayı vurguluyor.

‘’Bu doğa yasasına, kendi kaprisleriyle yalnız bir adam, yalnız bir kişi karşı çıkıyor, onu durdurmak istiyordu.’’

 

Ayrıntılı Açıklama: Bu roman, ‘’Gün Olur Asra Bedel’’ adlı romandan tanıdığımız Abutalip Kuttubayev’ in Tansıkbayev tarafından tutuklanmasından sonra yaşananları anlatıyor. Ayrıca, Cengiz Han ve beyaz bir bulut hakkındaki efsane de yer alıyor bu bölümde. Aytmatov bu romanında Sovyet yönetimini, siyasetini ve politikalarını eleştiriyor. Bunu yaparken de Sovyet yönetimini, bir manada, Cengiz Han’ ın yönetimiyle karşılaştırıyor. Bu iki yönetimin yaptıkları ortak hataya vurgu yapıp bu hatayı yapan yönetimlerin yıkılmaya mahkum olduğunu belirtiyor.

Sovyet yönetimi, Kazakistan’lı bir grup milliyetçinin ortaya çıkarılması ve gizli duruşmalarla yargılanıp cezalandırılmasında görev alan güvenlik servisi çalışanlarına gizlice büyük teşvik ödülleri vermişti. Terfi sürelerini kısaltmış, nişanlar, madalyalar, ikramiyeler vermiş, günlük bildiride adlarını okutmuştu. Bu duruma tanık olan diğer güvenlik görevlileri ise bir suç ve suçlu bulabilmek için, tabiri caizse, toprağı eşelemeye başladı. Tansıkbayev’de bunlardan biri. Kazakistan eyaletinde güvenlik işlerinde çalışan birinci sınıf bir askeri sorgu yargıcı. Yıllardır terfi alamamış, kendi deyimiyle, yoksulluk ve sefaletten kurtulamamış biri. Karısıyla birlikte, terfi alan meslektaşlarının verdiği şölenlere katılıyor. Bu meslektaşları, Sovyetler Birliği aleyhine çalışanları gün yüzüne çıkardıkları için devlet tarafından ödüllendirildiler. O yıllarda savaşın sebep olduğu yoksulluk ve sefalet hala devam ettiği için bu gibi ödüller oldukça cezbedici. Tansıkbayev’e göre hayatı güzelleştiren şeyler yeni bir eve taşınmak, terfi almak, kutlama yapmak, günlük bildiride adının okunması, evini kristallerle süslemek gibi şeyler. Hayatın anlamı mutlu olmak ve başarı ise mutluluğun başlangıcı. Bu durum karşısında Tansıkbayev, ‘benim onlardan ne eksiğim var’ diyerek, ne pahasına olursa olsun bir başarı elde etmeyi kafasına koyuyor.

Yazımın burasında Aytmatov’un KGB memurlarının bakış açısı hakkındaki tespitine yer vermem iyi olur. Tansıkbayev ve eşi, yeni terfi almış, genç bir Kazak güvenlik servisi memurunun şölenine katıldılar. Konuşma yapan memur şunları söylüyor: ‘’…Ben hiçbir zaman Tanrı’ya inanmadım. Bir komsolda büyüdüm ben. Bükülmeyen katı bir bolşevikim yani… Herkes biliyor, Sovyet okullarındaki bütün öğrenciler biliyor ki Allah yoktur. Ama ben başka bir şey söyleyeceğim. Yeryüzünde bir Tanrı’ nın olduğunu söyleyeceğim… Bizim Tanrımız iktidarı elinde tutandır. Gazetelerin de yazdığı gibi, bugünün dünyasına hükmeden, bizi zaferden zafere ulaştıran, bütün dünyada komünizmi yücelten Tanrı’dan söz ediyorum yani! Bu Tanrı bizim dahi önderimizdir. Kervanın başını çeken kılavuz nasıl baştaki devenin yularını tutuyorsa, bizim Josif Visarinoviç (Stalin) de, çağımızın yularını öyle elinde tutuyor… Bizden başka türlü düşünen varsa, kim bizim gibi düşünmüyorsa, amansız Dzerjinski’nin bize devrettiği Çeka’nın bütün yıldırımları onun üzerine inecektir.’’  Bu sözler Aytmatov’ un ‘Gün Olur Asra Bedel’ de anlattığı mankurtlaşmanın sonuçları. Sovyet okullarından yetiştirilen Tansıkbayev ve daha birçoğu bu şekilde düşünüyor. Lidere, ideolojiye ve devlete sorgusuz sualsiz itaat… Dini inancı elinden alınmış, kendi milletine özgü dili ve tarihi silinmiş, kendini bütün benliğiyle bir fikre adayan bir nesil… 

Tansıkbayev’ e göre, yeryüzündeki Kudret Tanrı’ sına itaat edenler, onu izleyenler mükafatını görüyor: ‘’Niçin meslekdaşlarından geri kalsındı? O da tıpkı onlar (meslektaşları) gibi ruhuyla, bedeniyle, yaşayan Kudret-Tanrı’sına kendini adamamış mıydı? O yaşayan Kudret-Tanrı’sına tapanlar bugün masalarını, tavanlarını süsleyen kristaller arasında mutlu bir hayat yaşamıyorlar mıydı? Ama, o Kudret-İlahı’na ulaştıran, onun lütfuna kavuşturan tek yol vardı: Durup dinlenmeden, kılı kırk yararak ve sinsi sinsi çalışarak düşmanı bulmak ve maskesini düşürmek!’’ Bu sözlerden gayet rahat bir şekilde anlayabiliriz, Sovyet okullarında yetişen bir neslin iktidara, Stalin’ e bakış açısını ve değer yargılarının maddi çıkarlardan ibaret olduğunu.

Sovyetler Birliği farklı ulusların, milletlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan bir birlik. Bu birliğin devamlı olması, tek bir devlet olması için Sovyet Yönetimi, birliğe üye diğer devletleri asimile edip, baskı altında tutmaya çalıştı. (Bu iddianın tarihsel gerçekliğini savunmuyorum. Cengiz Aytmatov’ un romanlarından vardığım sonuç bu.)

Aytmatov’ un deyimiyle, Sovyet Rusya yönetimi, siyasi çıkarları için eğitim politikasını şekillendirdi. Birliğe üye devletlerin okullarında verdiği eğitimle çocukları birer mankurt haline getirmeye çalıştı. Diğer devletlerin dilini, dinini, kültürünü, tarihini silerek yerine sadece kendi dili, dini, kültür ve tarihini bıraktı. Çocukların sorgulama, doğruyu arama yeteneklerini ellerinden alarak, kendi adına düşünemeyen, emirleri yerine getiren bireyler olarak yetiştirdi. İsyanı düşünmeyen ve kendisine sunulan ‘’doğru’’ yu kabul eden bireyler olarak yetiştirdi. Halbuki Aytmatov, ‘Gün Olur Asra Bedel’ de her devletin kendine özgü olan dilinin, dininin, tarihinin birer zenginlik olduğunu ve bunlar sayesinde insanoğlunun geliştiğini anlatıyordu. İnsanın düşünme ve sorgulama yeteneği sayesinde geliştiğini, daha da ‘’iyiye’’ gittiğini vurguluyordu.

Meslektaşlarının başarılarına imrendiği böyle bir zamanda Tansıkbayev’ e bir ihbar geliyor. Sarı-Özek bozkırında yer alan ve demiryolundan başka bir özelliği olmayan, sefil ve küçük bir köyden. Boranlı köyünden… Bir adam geceleri uyumayıp askerlik anılarını ve o yörenin halk hikayelerini yazıyormuş. Bir başarı kazanma hırsıyla hemen soruşturmaya gidiyor Tansıkbayev. İlk bakışta bunun bir suç olmadığını, önemsiz bir ihbar olduğunu kendisi de biliyor. Ama bu ihbar üzerinde çalışırsa, kendisine yarar sağlayacak bir hale getirebileceğini, inanılır bir suça dönüştürebileceğini biliyor.

Abutalip Kuttubayev, İkinci Dünya Savaşı’nda esir düşmüş bir asker. Diğer esir arkadaşlarıyla bir şekilde kaçıp esaretten kurtulunca da Yugoslav partizanlarıyla birlikte savaşmaya devam etmişler. Tansıkbayev’ in başarı kazanacağına olan inancı da buradan geliyor. ‘’Politikada, esen havaya göre hareket etmek gerekirdi.’’ diyor Tansıkbayev. Yugoslavya’ nın birlikten ayrılma girişiminin söz konusu olduğu böyle bir dönemde, Yugoslav partizanlarıyla birlikte savaşan Abutalip’ in ağzından bir itiraf koparmanın peşinde. Yugoslav-İngiliz işbirliğini destekleyen bir itirafla birlikte Tansıkbayev, Sovyetler Birliğine büyük bir hizmette bulunmuş olacak ve bunun ödülü de garanti. Bu yüzden tutuklu olan Abutalip’ e işkence ediyor.

Tansıkbayev, Abutalip’ e yönelttiği suçlamaların adına, ‘’Eski savaş tutsağı Abutalip Kuttubayev İngiliz-Yugoslav gizli servisleriyle ilişkileri ve Kazakistan’ ın ücra yerlerindeki halk arasında yıkıcı, ideolojik fikirleri yayması davası’’ demişti. Abutalip’ in kendini savunmaya çalışacağını biliyordu. Elbette masum olduğunu söyleyecek. Ama önemli olan da Abutalip’ in masum ya da suçlu olması değil zaten. Önemli olan Abutalip’ in devletin devamı için verilecek bir kurban olarak seçilmesi. Önemli olan siyasi lider ve bunun inançları. Çocuklara bu şekilde öğretildi okullarda. Tansıkbayev bu durumu şöyle anlatıyor: ‘’…Elbette adam inatla savunacaktı…Suçsuz olduğunu… Boş laflardı bunlar! Kuttubayev nereden bilecekti bütün bunların yararsız olacağını? Devletin gizli düşmanlarını yok etmek için onun zincirin sadece ilk halkası olduğunu nereden bilecekti? Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı. Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar da devlet olmadan yaşayamazlar: sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmelidir. Her şey buna bağlı!’’

Siyasi ideoloji için insanların kurban edilmesi söz konusu burada.  İdeolojinin haklılığını ispatlayabilmek, devamını sağlayabilmek için bu ideolojinin karşıtlarıyla sürekli bir mücadele olması lazım. Bu ideoloji uğruna kurbanlar verilmeli ki haklılığına gerekçe olup karşıtlarına göz dağı versin. Aytmatov romanında bu durumu şöyle vurguluyor: ‘’Dava, yeni ideolojik düşmanları ortaya çıkarmaktı. Bu düşmanlar olmasa sosyalizm de düşünülemezdi, çünkü onlar olmayınca sosyalizm de dağılır, çöker, kitlelerin bilincinde kuruyup giderdi. İşte bunun için her zaman savaş verilecek, maskesi düşürülecek, yok edilecek biri olmalıydı.’’ İşte bu bakış açısı, devleti, siyaseti, siyasi bir ideolojiyi insan yaşamından daha üstün tutuyor. Mankurt olarak yetiştirilen insanlar da sorgulayamadıkları için kendilerine sunulan bu fikri bütün varlıklarıyla kabul edip, harfiyen uyguluyorlar. Cengiz Aytmatov işte bu duruma karşı çıkıyor. Öncelik insan yaşamı, insan soyunun devamı olmalı. İnsanlar pek çok hata yapsalar da zamanla gelişiyor ve teknolojiyle birlikte bilinç düzeyleri de artıyor. Ancak bu duruma engel oluşturacak şekilde gelecek nesli bir ideoloji uğruna mankurt haline getirmek geri dönülemez zararlara sebep olabilir. Ayrıca, bir insanın en temel amacı olan çocuk sahibi olma ve bilgi ve tecrübelerini bu çocuğa aktarıp en iyi şekilde yetişmesini sağlamak da müdahale edilmemesi gereken bir diğer nokta. Bunlar, bütün dünya insanlarının kaçınması gereken hatalar.

Abutalip Kuttubayev, karısı ve iki çocuğuyla mecburiyetten Boranlı köyünde yaşamaya başladı.

(Temsili resim. Boranlı Köyü de tıpkı bu köy gibi bozkırın ıssız bir köşesinde. Yanından geçen demiryolundan başka bir şeyi olmayan...)  

Burada bütün gün ağır işlerde çalışsa da geçimini zor sağlasa da geceleri oturup bir şeyler yazardı. Anılarını ve o bölgenin halk hikayelerini, efsanelerini… Bu yazdıklarını çocuklarına miras bırakma niyetiyle yazıyordu. Abutalip’ e göre; ömrü boyunca yaşadığı zorluklardan çıkardığı dersleri, doğruları ve yanlışları çocuklarına aktarmak, onların daha da gelişmesini sağlamak bir baba ve insan olarak görevi.

Tansıkbayev, Abutalip’ e yönelttiği suçlamalarının temeline ‘’Mankurt Efsanesi’’ ni ve ‘’Sarı-Özek Kurbanları Efsanesi’’ ni yerleştiriyor. Bu iki efsanenin içeriği nedeniyle Abutalip’ in suçlu olduğunu söylüyor. Mankurt efsanesi hakkında daha fazla bilgiyi ‘Gün Olur Asra Bedel’ adlı yazımda bulabileceğiniz gibi; ‘Mankurt nedir?’, ‘Mankurt nasıl yapılır?’, ‘Mankurtlaştırma’, ‘mankurtlaşma ne demek?’ gibi sorulara da cevap bulabilirsiniz.

Tansıkbayev, Abutalip’ in yazdığı ‘Mankurt Efsanesi’ hakkında şunları söylüyor: ’Neydi Mankurt Efsanesi? Unutulmuş, yararsız ata dilini canlandırmaya, milletlerin asimile olmasını, eritilmesini önlemeye çalışmak gibi zararlı bir çaba ve büyük bir suç idi.’’ Aytmatov’ un Mankurt efsanesi ile verdiği temel mesaj, insan bilincinin önemiydi. İnsanın bilinci, kişiliği ise diliyle, tarihiyle, diniyle şekillenir. Sovyet politikasının diğer ulusları asimile etmek olduğunu yazımın başlarında belirtmiştim. Sovyet yönetimi bu siyasi amacını gerçekleştirebilmek için okullarda çocukları buna uygun şekillendirdi. Bu yüzden Tansıkbayev, ata dilinin yararsız olduğunu, birliğe üye milletlerin asimile olması gerektiğini, buna aykırı davranışları ve fikirleri ise suç olarak niteliyor. Sarı-Özek Kurbanları efsanesine gelirsek…

Sarı-Özek Kurbanları

Aytmatov’ un romanında yer verdiği bu efsaneyi kısaca ve önemli gördüğüm noktalarıyla anlatacağım.

Cengiz Han’ ı bilirsiniz. Büyük Moğol İmparatoru, tarihin gördüğü en büyük askeri dehalardan biri. Sevildiği kadar nefret de edilen bir lider. Aytmatov, Cengiz Han’dan bu efsanede ‘Dünyanın Hakimi’ olarak bahsediyor. Asya kıtasını hükmü altına alan Cengiz Han gözünü Batı’ya dikmişti. Süvarilerini batı seferine bizzat çıkaracak ve gerçek manada dünyanın hakimi olacaktı. Bu amaçla ordusunun hazırlıklarına başladı.

Avrupa seferine çıkma kararı aldığı sıralarda ordugahına bir kahin yaklaştı. Kahini huzuruna kabul edip, cüretkarlığı yüzünden idam etmeyip sözlerini dinledi. Bu haklı seferi boyunca Büyük Han’ ın başının üzerinden bir bulutun eksik olmayacağını bildiriyordu Kahin: ‘’Evet, Gök-Tengri’nin parmağı gibi üzerinde bir bulut dolaşacak, senin yeryüzündeki yüce görevini kutsayacak. Ama bu bulutun oradan kaybolmaması için dikkat edecek, özen göstereceksin. Çünkü bu bulutu yitirirsen bütün kudretini de yitireceksin.’’

Kahinin bu sözlerinden sonra Cengiz Han iki yıl boyunca ordusunu Avrupa seferi için hazırladı. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan ince ince planlarını yaptı. ‘Ordusunu harekete geçirmeden önce arazi hakkında, yollar ve en uygun geçitler hakkında bilgileri…alıyordu. Ordularını saldırtacağı ülkelerin örf ve adetlerini, dinlerini, geleneklerini, ustalıklarını, nasıl yaşadıklarını öğreniyordu…Bunları bilmek, savaş yapmadan ilerlerken çok önemliydi, şarttı. En başta da disiplin geliyordu. İşte bunlardı başarının şartları.’ Bu iki yıl boyunca, Cengiz Han’ ın tepesinde, gökte onu takip eden beyaz bir bulut vardı. Nereye gitse oraya gelen bir bulut. Gökte her zaman bulutlar olduğu için Cengiz Han’ ı takip eden bu bulutu başka kimse fark etmemişti. Sadece kahinin sözlerini duyan Cengiz Han farkındaydı bulutun onu takip ettiğinin. Göğün rızasını aldığını bilen Cengiz Han ise çıkacağı bu seferde bir aksilik olmaması için daha da sıkı çalışıyordu. ‘Ulu Gök onu bütün girişimlerinde destekliyor, koruyorsa, bu, onun iradesine uygun, onunla uyumlu hareket etmesinden idi.  Başka bir deyişle o, yeryüzünde Gök-Tanrı’nın temsilcisiydi, onun buyruklarını yerine getiriyordu.’

İki yılın sonunda stratejisini ve hazırlıklarını tamamlayan Cengiz Han, askeri başarısını garantiye almak için o güne kadar hiç duyulmamış bir emir verdi: Ordu ile birlikte sefere katılacak kadınların çocuk doğurmalarını yasakladı. Kabileler halinde yaşayan Moğolların eski bir geleneğine göre, savaşa gidileceği zaman eşleri ve çocukları da onlarla beraber giderdi. Böylece geride kalan kabile üyelerine düşmanın saldırması tehlikesi de olmuyordu. Avrupa seferinde de bu gelenek uygulanmaya devam etti. Ordu üçe bölünmüştü. Önde savaşçılar yol alırken diğer iki kafilede kadınlar, çocuklar, zanaatkarlar bulunuyordu. Yeni doğum yapan kadınlar ve bunların çocukları ordunun hızını etkileyeceği, başarılı bir sefere engel olabileceği için Avrupa seferi sonlanana kadar kadınların çocuk doğurmalarını yasakladı Büyük Han. ‘Cengiz Han böylece, askeri zaferler uğruna, doğa kanunlarını zorluyor, Tanrı’nın gücüne gidecek şekilde davranmış oluyordu.’

(Görüntü: Cengiz Han Anıtı)

Cengiz Han’ ın halkına bakış açısı şöyle: ‘’Yararlı olan, yalnız onun emelini gerçekleştirmek için çalışan, canla başla buna katkıda bulunan idi. Ötekilerin yaşamaya hakları yoktu.’’

Sonunda ordu yola çıkmış, Avrupa’ ya doğru yol alıyordu. Sarı-Özek bozkırından geçerken bir kadın doğum yaptı. Cengiz Han’ ın subaylarından Yüzbaşı Erdene ve Büyük Han’ ın sancaklarının üzerine ipek ve altın sırmalarla ejderhalar işleyen Togulan adlı kadının bir çocuğu oldu.

Hayatlarının tehlikede olduğunu, kaçıp kurtulmaları gerektiğini biliyorlar. ‘Sonunda olan olmuş, doğanın kendi kanunlarına uygun bir süre içinde bir yavruya kavuşmuşlardı: Şimdi o bir baba, Togulan ise bir anne idi. Oğullarını, annesi kendi sütü ile besliyordu. Doğanın kanunu böyleydi. Ottan ot çıkar, canlıdan canlı çıkardı. Bu doğa yasasına, kendi kaprisleriyle yalnız bir adam, yalnız bir kişi karşı çıkıyor, onu durdurmak istiyordu.’’

‘’Aslında her doğan çocuk Tanrı’nın iradesine, buyruğuna bir işaretti… Herkesin yazgısını o belirler, kimin doğacağını, kimin yaşayacağını yalnız o bilirdi.’’ 

Yüzbaşı Erdene, oğlu doğduktan sonra bir gece ordugahı seyrederken, ‘Bütün bu insanların kaderlerini Büyük Han’ ın amaçlarına bağlamış olmasını pek anlamıyor, daha doğrusu üzücü, tehlikeli buluyordu…Kendisini Dünya’nın Efendisine bağlayan şey ise doğaya aykırı idi. Bu bağlılık şu anda, karısının, oğlunun ve kendi hayatının selametiyle bağdaşmıyordu. Bundan çıkan tek sonuç da besbelliydi: Kaçmak, uzaklaşmak ve çocuğun hayatını kurtarmak.’

Sefere çıkışlarının on yedinci günüydü… Cengiz Han’ın tepesinde, küçük beyaz bulut hala takip ediyordu Büyük Han’ı. İşte bugün, kafilelerden birinde, bir kadının çocuk doğurduğu haberini aldı Cengiz Han. Babası belli değildi. Dünyayı fethetmek için çıktığı bu seferde emirlerine itaatsizliğin cezası ölümdü. Otoritesini sağlam tutabilmek için, büyük ordusuna hükmedebilmek için en güçlü silah cezaydı. Buna rağmen, Büyük Han, kadını affedebileceğini biliyor. Ama onu asıl kızdıran şeylerden biri de çocuğun babasının belli olmaması. Bu durum geçmişindeki istemediği anılardan birini canlandırdı. Gençlik yıllarında genç ve güzel karısı Börte ile balaylarını kutlarken düşman kabile Merkitler tarafından karısı kaçırıldı… Sonunda karısını kurtardığında ise karısı hamileydi. Çocuğun babası kendisi miydi yoksa başka bir erkek mi, hiçbir zaman bilemedi. İşte bu kötü anısının da etkisiyle çok kızdı bu duruma. Bizzat verdiği bir emre karşı çıkılmıştı. Birileri biyolojik zevklerini Büyük Han’ ın kutsal amacından daha üstün tutmuştu. Bu yüzden kadının idam edilmesine karar verdi.

Yüzbaşı Erdene ertesi gece karısı ve çocuğuyla kaçmak için karısının olduğu çadıra gidince silahlı askerlerin Togulan’ı ve çocuğunu bir yerlere götürdüğünü görünce bütün dünyası başına yıkıldı. Sabah olunca davullar bütün ordugahı ayağa kaldırdı. Herkesin toplanması haberini veren davullardı bunlar. Birisi Büyük Han’ ın emirlerine karşı gelerek çocuk doğurmuştu ve ibret-i alem olsun diye asılarak idam edilecek. Büyük bir kalabalık toplanmış ve idam için getirilen kadına laflar atıyorlardı. Çocuğun babası belli olmadığı için çeşit çeşit laflar söyleseler de kocasının, Erdene’nin hayatını riske atmamak için Togulan çocuğun babasının kim olduğunu söylemiyor. Cengiz Han, bu genç annenin ölüm cezasını hak etmediğine yüreğinin derinlerinde inanıyor aslında. Ama bir defalık da olsa bir istisna oluşturursa, hoşgörüsünü zaaf olarak görenler olabilir. Bu tarz itaatsizlikler daha da artabilir. Böyle olunca da iktidarı zayıflar, kudreti azalır ve halkı arasında küstahlık artardı.

Togulan devenin sırtında asılarak idam edilmeden önce Yüzbaşı Erdene öne çıkıp çocuğun babası olduğunu itiraf etti. Böylece devenin bir yanına Togulan diğer yanına da Erdene asılarak idam edildiler. ‘Hayvanın (devenin) iki yanında sarkan cesetler, subay ve nakışçının cesetleri, geleceğin dünya imparatoru için, onun kanlı tahtı için, verilmiş kurbanlardı.’ Geride kalan küçük çocuk ise, Togulan’a hamilelik zamanlarında yardım eden, Altın adlı, Çinli bir yaşlı köle kadına kaldı.

Ordu idamdan sonra sefere devam etti. Yaşlı kadın ve bebeği uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında bırakarak... Bu yaşlı köle birdenbire özgürlüğünü kazanmış olsa da kucağındaki can omuzlarına daha da ağır bir yük bindiriyordu. Etrafta dolaştılar bir süre. Nereye gittiklerini, nereye gideceklerini bilemeden… Az sonra kucağındaki çocuk ağlamaya başladı. Avazı çıktığı kadar… Yüzü gözü mosmor olana kadar… Ama kim duysun sesini bu ıssız bozkırda, yaşlı kadından başka?

Ne yapacağını bilemeyen Altın küçük çocuğu avutmaya çalışıyor. Ömrü boyunca hiç evlenmeyen, doğum yapmayan, anneliği tatmayan bu yaşlı kadın çaresizce söyleniyor kendi kendine: ‘Benden ne istiyorsun küçük zavallı? Bugün yedinci günün dünyaya geleli…ve sen dünyaya felaketin için geldin. Seni nasıl beslerim zavallı öksüzüm? Bak çevrede kimse yok. Bir sen, bir de ben varız bu dünyada. Biz iki zavallı! Birde tepemizde şu beyaz bulut. O küçük beyaz buluttan başka bir kuş bile yok gökyüzünde… Ve sonra o büyük savaş insanları nereye götürecek, başlarına ne gelecek? Bir kuvvet, başka bir kuvvetin üzerine davullar çalarak, sancaklar açarak niçin yürüyor? Seni felakete iten bu insanlar ne istiyorlar?’ Altın çaresiz bir şekilde oradaki bir taşın üzerine oturdu. Çocuğu biraz da olsa avutmak için memesini ağlayan bebeğin ağzına verdi. Biliyordu sütsüz olduğunu. Çocuk az sonra süt bulamayınca daha da şiddetli ağlayacaktı, kendini buna hazırlamaya çalıştı köle kadın. Ama tuhaf…Bebek ağlamıyordu artık. İştahla sarıldığı memeyi bırakmaya da niyeti yok gibiydi. Şaşkınlığı üzerinden geçince Altın, memesini çocuğun ağzından çekince süt damladığını gördü. Bağırmaktan kendini alamadı yaşlı kadın. Bu da yetmezmiş gibi vücuduna güç kuvvet geldiğini hissetti bir an. ‘Tanrım! Yüce Tanrım!.. Gök Tanrı bizi duydu zavallı yavrum! Dua et, teşekkür et seni beslemem için bu mucizeyi yaratana, bana süt verene!’ Etrafına bakındı yaşlı kadın. Hiç kimse, hiçbir şey yoktu görünürde. Yalnızca güneş vardı. Bir de tam tepesinde, yukarıda, o küçük beyaz bulut.

Cengiz Han ordunun başında sefere devam ediyordu. Bir ara gökyüzüne baktı, kendisini takip eden küçük beyaz bulutu görmek istiyordu. Güneşi perdelemek için alnına koyduğu eli titremeye başladı bir an. Göremedi… Seferin başından beri kendisini takip eden o beyaz bulutu göremedi. İşte o zaman anladı: Göğün ondan yüz çevirdiğini, Gök Tanrı’nın artık onu desteklemediğini… Bunun üzerine Cengiz Han Avrupa seferine devam etmedi. Oğullarını ve torunlarını sefere devam etmeleri için yolladı. 

Kendisi ise anavatanına döndü ve orada öldü.

 

Tansıkbayev’ in Abutalip’e yönelttiği suçlamaların temelinde Abutalip’ in yazdığı iki efsane olduğunu söylemiş ve Mankurt efsanesini nasıl yorumladığını yazmıştım. Sarı-Özek kurbanları hakkında da şunları söylüyor: ‘’Sarı-Özek Kurbanları’ na gelince, bu, apaçık, güçlü bir iktidarı kötülemek, bireylerin çıkarlarını devlet çıkarlarından üstün tutmak, kokuşmuş burjuva bireyciliğine sempati duymak ve genel olarak kolektifçiliği eleştirmekti. Başka bir deyişle kolektif hiyerarşiyi değil, bireyciliği savunmaktı. Bu ise sosyalizme karşı olmak demekti…’’ Tansıkbayev’e göre Sovyet iktidarının, Sovyetlerin çıkarları her şeyden önce geliyor. Anadan, babadan ve hatta çocuklardan bile önde geliyor.

Tansıkbayev, Abutalip’ e kendini savunma şansını vermedi hiç. Hem kendi çıkarları için hem de sosyalizmin devamı için bir kurban bulmuştu. Elinden kaçırmaya da hiç niyeti yoktu. ‘Aslında bu Tansıkbayev, akıl almaz zulüm sisteminin küçük çarklarından sadece biriydi. Bu sistem zulüm ve baskıyla ayakta duruyor, dünyadaki sosyalist hareketin düşmanlarına, yeryüzünde komünizmin egemen kılınmasına karşı olanlara bir ölüm-kalım savaşı açmış bulunuyordu… Kurban da cellat da çok iyi biliyorlardı ki, çarklar bir kere dönmeye başlayınca, bu cehennem makinesi, cezalandıran eli haklı çıkarmakla kalmaz, düşmanları ve bütün başkaldıranları yok etmek için, onun her çareye başvurmasına izin ve imkan verirdi. Sanığın, kan içici Moloch’a kurban olarak sunulmasını, kurbanın da bunu mutlaka bir zorunluluk olarak kabul etmesini isterdi.’ diyor Cengiz Aytmatov.

Tansıkbayev, Abutalip’ i diğer şüphelilerle yüzleştirmek için başka bir şehre götürdü. Tren Abutalip’ in yaşadığı Boranlı Köyü’nden durmadan geçti. Trendeki hücresinin demir parmaklıkları arasından karısını ve iki çocuğunu kısa bir süreliğine de olsa gördü. Tansıkbayev’ in kendisine bir köpek gibi muamele etmesi karşısında çaresizdi. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Tek yapabildiği kendi kendine, içinden yemin etmek oldu. Her şeyin Tansıkbayev’ in planladığı gibi gitmesine izin vermeyecekti.  ‘Abutalip şimdi, biraz önce karşılaştığı o çok acı durumu, görüp de görünmemek, yanından geçip de duramamak, kavuşamamak acısını bütün ağırlığıyla çekiyordu. Elinden yalnız bu gelirdi zaten.’

Tren Abutalip’i hedef şehre götürdü. Tansıkbayev kendini karşılayan memurlarla bir şeyler içiyor ve onların tebriklerini büyük bir sevinç içinde kabul ediyordu. Tansıkbayev’ in bu davanın sonucunda ödüller alacağına kesin gözüyle bakıyorlar. Bu sırada içeri aceleyle bir nöbetçi girdi. Duyduğu haber üzerine Tansıkbayev sinirlerine hakim olamadı.

Abutalip Kuttubayev kendini bir lokomotifin altına atmış ve ölmüştü!