Cemile - Cengiz Aytmatov
Cemile - Cengiz Aytmatov

Cemile - Cengiz Aytmatov

Cemile, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’ un 1958 yılında yayınlanan hikayesidir. Her ne kadar Aytmatov’ un yayınlanan ilk eseri olmasa da ilk büyük eseri denilebilir. Bu eseri ile birlikte Rus edebiyat camiasında kendine isim yaptı. Ünlü Fransız yazar Louis Aragon’ un Cemile’ yi Fransızcaya çevirmesi ile birlikte ise Aytmatov’ un ünü önce Avrupa’ya, oradan da Dünya’ya yayılmaya başladı. ‘’Dünyanın en güzel aşk hikayesi’’ olarak tanıttığı Cemile hakkında Louis Aragon şunları yazmıştır:

‘’İşte şimdi burada, Villon’ un, Hugo’ nun, Baudelaire’ nin Paris’ inde, kralların ve devrimlerin Paris’ inde, ressamların yüzyıllık Paris’ i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’ te Werther, Berenice, Antoine, ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birden bire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile’ yi okudum. Romeo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci dünya savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’ e rastladım.’’

Resimde Cengiz Aytmatov (solda) ve Louis Aragon' u (sağda) birlikte görebilirsiniz:

Hikaye ilk yazıldığında adı ''Cemile'' değildi. Hikayede müziğin etkisinin çok güçlü olması ve hikayenin temel taşlarından biri olmasından dolayı kitabın adı ‘’Melodi’’ idi. Ancak sonraları kitabın Rusça çevirilerinde ve sanırım çevirmenin de önerisiyle kitabın adı ‘’Cemile’’ olarak değiştirildi.

1943 yılında geçen hikayenin arka planını, tarihsel olaylarla birlikte değerlendirerek bilmek, kitabı okurken büyük oranda yardımcı olur: İkinci Dünya Savaşı devam ediyor. Bu sırada Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’ nin bir parçası olan Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ nde geçiyor olaylar. Daha doğrusu bu ülkenin sınır kesiminde yer alan küçük bir kolhozda geçiyor. ‘’Kolhoz ne demek?’’ diye soracak olursanız, şöyle açıklayayım: Sovyetler Birliğinin o zamanki yöneticisi olan Josef Stalin, hızla gelişen ağır sanayi karşısında tarımsal üretimin zayıf kalması nedeniyle tarımı kolektifleştirme kararı almıştır. Bu kolektifleştirmenin amacı tarımda makineleşme yoluyla verimin arttırılması ve el emeğinin serbest bırakılmasıdır.1929 yılının sonlarında zengin toprak sahibi olan Kulaklar’ ı tasfiye edip baskı yoluyla köylü kitlelerini kolektif tarım çiftliklerine yerleştirdi. Yani; komünizmin bir uygulaması olarak özel mülkiyette bulunan bütün tarım topraklarına devlet tarafından el konuldu ve bu topraklar ortaklaşa kullanılmak ve tarımsal üretimde bulunmak üzere köylü gruplarına verildi. Kolektif yani ortaklaşa olarak işletilen bu çiftliklere ise kolhoz deniyor. Bunları küçük köyler olarak düşünebiliriz. Reformun amacı her ne kadar tarımsal üretimi arttırmak olsa da, hayvan sayılarının azalması ve verimin düşmesiyle sonuçlanınca 1930 da kolektif tarım çiftliklerine bir bahçe, bir inek, küçükbaş ve kümes hayvanlarına sahip olma izni verildi. 1932’ ye gelindiğinde ise ürün fazlalarını pazarda satma izni verildi. İşte, hikaye böyle bir kolektif tarım çiftliği olan kolhozda geçiyor.

(Bu noktada belirtmem gerekir ki; hikayeyi kitapta geçtiği şekilde anlatmak istemiyorum. Burada yazacaklarım kitaptaki olayları sırasıyla yazmaktan çok bazı önemli olaylara değinerek kitaptan anladığım şeyleri doğrudan size aktarmak. Yine de yazımın bundan sonraki kısmını kitabı okuyup bitirdikten sonra okumak sizin için daha iyi olabilir. Daha kitaba başlamadan benim bu yazdığım, edebi yönden zayıf yazımın Aytmatov’ un meşhur ''Cemile'' adlı hikayesine gölge düşürmesini hiç istemem. Sonuçta, ''Cemile'' bence çok güzel bir hikaye ve bu yazdıklarımın hikayeyi tam olarak, istediğim şekilde size yansıtacağından şüpheliyim. Yine de denemekten zarar gelmez.)

İkinci Dünya Savaşında Almanlara karşı savaşan Rus cephesinde, bir siperde, eli tetikte bir asker… Savaşın korkunç yüzünü görmüş, bundan dehşete düşmüş bir asker… Buna rağmen hayalleri güzel olan, yüreği umut dolu bir asker… Bir gün doğduğu memlekete geri dönecek. Her gün siperde hayalini kurduğu sevdiğinin, aşkının orada olduğunu hissediyor. Kim olduğunu bilmese de kaderinin onu beklediğini biliyor. Bu cehennemden kurtulur kurtulmaz hayallerini süsleyen, aradığı kişiyi bulmaya gidecek.

Uçsuz bucaksız Kırgız topraklarının dört bir yanında bulunan kolhozlardan birinde yaşayan genç bir kadın. Dışarıdan çocuklar gibi şen görünse de kalbi üzüntüyle ve hasretle dolu… Ömrü boyunca aradığı sevgilisini bulamamış bir kadın: Cemile… Bir gün yaptıkları at yarışında yendiği Sadık adlı bir Kırgız genci tarafından zorla kaçırılır ve karısı yapılır.  Buna rağmen aradığı sevgiyi kocasında bulmaya çalışır ama hiçbir şey bulamaz. Evliliklerinden üç-dört ay sonra Sadık ve pek çok genç savaşın ön hattına yollanır. Geride kalan Cemile ise içten içe acısını yaşamaktadır. Kocası ne zaman ailesine mektup yazsa, evdekiler okuduktan sonra mektubu Cemile’ ye de verirler. Her defasında heyecan ve beklentiyle yüzü kızararak mektubu eline alan Cemile, kocasının mektubun sonuna sıkıştırdığı ‘’ve karım Cemile’ye selam olsun’’ lafını görünce hayal kırıklığı içerisinde mektubu bırakıp gider. En küçük bir sevgi sözü dahi Cemile’ yi çok mutlu edebilecekken, aradığı sevgiyi ona verebilecekken, kocası bunu bile çok görür Cemile’ ye. Sonuçta at yarışını kaybettiği için incinen gururunu yüceltmek ve Cemile’ nin güzelliği için onu kaçırmış ve zorla karısı yapmıştır. Cemile’ ye sevdiği kadın olarak değil de sahip olduğu kadın olarak davranır. Sadık, Cemile dahil bütün kadınları ve hatta kendi deyimiyle ‘’sarışınları’’ dahi kendisinden aşağıda gören biridir. Bu durum sadece Sadık ile de sınırlı değil. Pek çok Kırgız erkeği bu şekilde düşünür. Bu erkekler için, yazılan bir mektupta, toplumda ''aksakallılar'' olarak bilinen yaşlılar ve aile büyüklerine saygıları sunmak çok daha önemlidir. Gelenek bu şekilde olduğu için de pek çok kadın şikayet etmez ve mutluluğu başka şeylerde arar. Kimi mutluluğu parada pulda bulur kimi de geleneği yaşatmada… Ama Cemile öyle değildir. Cemile’ nin tek istediği onu gerçekten seven birisidir. Her ne kadar ‘’gelenek’’ bu hakkı Cemile’ den almış olsa da. ‘’Kalbimden geçenleri kimse bilemez… Belki bunu anlayacak kimse yoktur dünyada.’’ diyerek bahtsızlığına üzülür.

Kolhozdaki neredeyse bütün erkekler cepheye gittiği için tarla işleri ve cepheye yollanacak malları istasyona ulaştırma işleri on beş yaşından küçük çocuklara ve kadınlara kalmıştır. Cemile’ de hiç şikayet etmeden çalışır. Günler bu şekilde geçerken bir gün kolhoza bir asker gelir. Aksayan bacağından anlaşıldığı üzere, yaralandığı için evine yollanan askerlerden biridir. Kazak ülkesinde büyümesine rağmen doğduğu yer olan Kırgız topraklarına geri döner. Bu genç askerin adı Danyar…

Danyar yaralı bir asker olduğu için köyde hoş karşılanır. Hele köylüler Danyar’ ın burada doğduğunu ve büyüdükten sonra doğduğu yere dönmeye karar verdiğini öğrenince çok daha memnun olurlar. Bu hoş karşılama üzerine Danyar toplumun bir parçası olur ve günlük işlerde çalışmaya başlar. Toplumda erkekler ön planda olduğu için ‘’yiğitlik’’ kavramı önemlidir. ‘’Köyde ’yiğit’ denince, kendilerini ve başkalarını savunma gücü olan, iyilik etmesini bilen, ama ara sıra toylarda veya cenaze şölenlerinde aksakallılara kafa tutarak canının istediğini yapan bir genç insan akla gelir. Böyleleri kadınların da dikkatini çeker.’’ Kitap yiğit erkeği böyle tasvir eder. Halbuki; köye yeni gelen Danyar, köyün günlük işlerine karışmaz, kendini uzak tutar, işi olmadığı zamanlarda kendi başına bir köşeye çekilir ve sessiz bir şekilde uzakları seyreder, kulağını başkalarının duyamadığı seslere kabartır, hayallere dalar. ‘’Yiğit’’ erkeğe yakışmayan bu davranışları nedeniyle köyün Danyar’ a karşı tutumu zamanla değişir. İnsanlara sokulmadığı, hep çekingen kaldığı için köylülerin ilgisi azalır ve bazılarının gözünde merhamet edilen bir kişi olur.

Derken bir gün; Cemile ve Seit (Adı Seit mi emin değilim ama 15 yaşında bir çocuk bu. Aslında bütün hikayeyi bu çocuk kendi gözünden anlatıyor. Bu özeti de ben kendi gözümden yazdığım için Seit’ ten hiç bahsetmiyorum. Seit, Cemile’ nin kocası olan Sadık’ ın kardeşi. Yani Cemile yengesi oluyor. Bu ikisinin arası gayet iyi. Sırdaş denecek kadar olmasa da birbirleriyle iyi geçiniyorlar.), kolhozda bu işi yapacak daha iyi biri kalmadığı için, savaşa erzak olarak gidecek buğdayları uzak mesafedeki istasyona taşıma görevini alırlar. Görevi veren Onbaşı, yardımcı olması için yanlarına Danyar adlı genci de verir. Danyar, Cemile’ yi ilk gördüğünde Cemile’ nin kararlı tavrı, hatta meydan okurcasına güvenli davranışı karşısında şaşırır. Cemile’ ye bir hısım gibi ama aynı zamanda gizli bir heyecanla bakar. Bu üçlü her gün kolhozdan buğdayları at arabalarına yükler ve istasyona ulaştırırlardı. Dönüş yoluna çıktıklarında ise karanlık çökmeye başlardı. Kırgız topraklarının uçsuz bucaksız bozkırlarında arabalarını son sürat sürerken bu üçlü arasındaki ilişki gün geçtikçe gelişir ve daha da derinleşir. Cemile dönüş yolunda türküler söyler hep. Büyüklerinin evli bir kadından beklemediği bir şey olmasına rağmen, kalbini rahatlatmak istercesine yöresinin türkülerini söyler. Bir gün Danyar’ dan da türkü söylemesini ister. Danyar başlarda çekinse de yavaşça açılır ve Cemile ile Seit’ i şaşırtacak derecede güzel bir sesle bildiği türküleri söylemeye başlar. Öyle ki; ertesi gün Cemile ve Seit, Danyar’ ın türkülerini daha iyi duyabilmek için arabalarından inip yürüyerek yolda ilerlerler. Bu türkülerde Danyar’ ın doğa ve vatan aşkı açıkça görülür. Ruhunun derinliği hissedilir… Bu büyüleyici tecrübelerden sonra üçlünün birbirlerine karşı tavırlarında değişimler görülür. Yazar şu cümlelere yer verir kitabında: ‘’Bugün bile kendime sık sık sorarım: Aşk da bir ilham mıdır? Ressamın, şairin ilhamı gibi bir ilham mıdır?’’

Cemile; Danyar’ ın çok az kişinin görebildiği yiğitliğini görür; doğa ve vatan aşkının kalbindeki derinliğini görür; söylediği türkülerden ruhunun derinliğini görür ve sever. Danyar ise ilk görüşünden beri biliyordur, aradığı kişiyi bulduğunu.

Kitabın bu kısımlarını biraz aceleye getirmiş olabilirim o yüzden benim bu yazdıklarımdan kitaba yönelik ön yargılarınız olmasın. Olayların devamını anlatmak istemiyorum. Şimdi yapmak istediğim kitabı daha iyi anlamaya yardımcı olabilecek birkaç cümleye yer vermek.

Cengiz Aytmatov, eserlerinde kendi tecrübelerini okuyuculara aktarmak ister. Her bireyin, zorluklar içerisinde edindiği tecrübelerin insanlığın gelişmesine katkı sağladığını ve bu yüzden gelecek nesle aktarılması gerektiğini düşünür ve kendi eserlerinde tam olarak bunu yapar. (Tecrübenin gelecek nesle aktarılması hakkındaki bu husus benim kendi tespitim. 'Gün Olur Asra Bedel' adlı romanını okurken neden bu sonuca vardığımı daha rahat görebilirsiniz.) Aytmatov' un eserlerindeki bütün karakterlerde, onun tecrübelerinin izlerini görebilirsiniz. Aytmatov küçük yaşta babasını kabettiği için annesi ve babaannesi gibi yakınları tarafından büyütülür. Bu yüzden eserlerinde fedakar ve güçlü kadın karakterlere yer verir. Henüz çocuk denilebilecek bir yaştayken İkinci Dünya Savaşı başlar. Savaşın cephe gerisinde yaşanan onca zorluğu tecrübe eden Aytmatov, çocuk yaşına rağmen kolhozlarda vergi memurluğu yapar. ''Cemile'' adlı hikayede Aytmatov' un gerçek yaşamından izleri daha rahat görebilirsiniz böylece. Ancak belirtmek gerekir ki; sadece kendi tecrüblerini aktarmaz okuyucuya, yaşadığı toplumlar olan Kırgız ve Kazak kültürlerini de tanıtır, anlatır. Kültür de ''bireysel tecrübe'' ye benzer ama burada ''toplumsal tecrübe''  söz konusudur. Toplumların uzun bir zaman dilimindeki tecrübelerinin şekillendirdiği kültürleri de insanlığın gelişmesine hizmet eder. Kültür, geçmiş neslin gelecek nesle bıraktığı tecrübe birikimidir. Kültür, bu açıdan, her ne kadar önemli olsa da Aytmatov bu tecrübeleri körü körüne kabul etmez. Geçmiş neslin, tecrübeleri sonucu ulaştıkları bazı sonuçları kabul ederken bazılarını da reddeder. ''Cemile'' adlı bu hikayesinde erkeğin gelenekten gelen, toplumdaki yeri hususunu bu nedenle eleştirir. Kırgız ve Kazak kültürlerindeki gezici ozanları ise değerli olarak görür. Hikayede yer alan Danyar adlı karakter bunu temsil ediyor. Bu ozanlar, türküleriyle insanı ve doğayı anlatıp birleştiren ve kültürü gelecek nesle aktaran aracılar. Bu nedenle toplumun sanata yönelik bakış açısını da eleştirir. Aytmatov, aşkın ve sevginin kadını, erkeği ve doğayı birleştirip uyum içinde yaşamalarını sağlayabileceğine inanır. Resim, müzik gibi sanat dalları aracılığıyla aşk, sevgi gibi duygular insanlara anlatılır. 

Bütün bunların yanı sıra Aytmatov, ‘’Cemile’’ adlı hikayesinde aynı birliğin iki üyesi olan Rus ve Kırgız toplumlarının birbirleri üzerindeki etkilerine yer verir. Bu iki toplumun; özelde Rus ve Kırgız, genelde ise bütün dünya toplumlarının, birbirini etkileme çabası sonucu ortaya çıkan bütün sorunların çözümü üzerine de düşüncelerini açıklar. Ancak Rus ve Kırgız toplumları ve bunların ilişkileri hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığım için bu konuda daha fazla açıklama yapmıyorum.

İkinci Dünya Savaşının arka planında gerçekleşen kültürel değişimlere de yer verip, bütün değişimlere rağmen unutulmaması ve değiştirilmemesi gereken hususlara da vurgu yapar. Büyük ananın şu sözleri başlarda tam olarak anlaşılmasa da, Sovyet ve Kırgız kültürü arasındaki etkileşim de göz önünde bulundurulunca bize çok şey anlatır: ‘’Git! Sen de git! Sizin kanatlarınız var, istediğiniz yere uçarsınız. Yükseklerde uçtuğunuzu nereden bileceğiz? Belki haklı olan sizsiniz… Git öyleyse… Belki gittiğin yerde aklın başına gelir. Resim çiziktirmek, boya çalmak bir sanat değildir. Okuyunca bunu anlarsın. Git… ve evini unutma!’’ Geçmişin tecrübeleri olan 'gelenek' yeni nesil tarafından değiştirilip geleceğe iletilir. Hangi neslin ''haklı'' olduğu kesin olarak bilinemese de önemli olan hususlardan biri de ''evin'' yani kökenin, geçmişin unutulmaması gerektiğidir. Nereden gelindiği bilinirse gidilecek yön daha doğru tayin edilebilir. 

Kitapta Geçen Bazı Kelimelerin Anlamları:

Avıl: Köy. Kırgızca’ da hem ayıl, hem ayvıl şeklinde söylenir. Diğer Türk lehçelerinde (Kazak, Özbek, Tatar vb.) avıl şeklinde söylenir.

Ketmen: Kazma, bel.

Baybiçe: Baş hatun, evin hanımı. Birden fazla eşin varlığı halinde birinci eş.

Danike: Danyar Aka’ nın kısa söylenişi. Aka: Ağabey, amca. Büyükler için saygı, küçükler için sevgi ifade eder.

Tulpar: Manas destanında, Manas’ ın yiğitlerine ait ünlü atlar. Görünmez kanatları olduğu söylenir.

Nömöt Tövbesi: Nöbet tepesi. Eskiden, savaşlarda ve göçebelik devrinde, çevreyi gözetlemeye elverişli tepelerde nöbet tutulurdu. Kırgızlar bugün çevreyi gözetlemeye elverişli tepelere, orada nöbet tutulsun, tutulmasın ‘’nömöt tövbesi’’ diyorlar.

Cemilettay: Cemile totay. Totay: Hanım.